BALIK VAKTİ İSTANBUL

_ Haluk Kalafat

Sabahın erken saatleri; güneşin birazdan doğacağım dediği sıralar. Çayını hızla içmiş, ayaküstü kahvaltısını yapmış bir adam, aceleyle evinden çıkıyor. Bütün gece yağan yağmura çıkınca, sarı yağmurluğunun kapüşonunu takıyor. Başı öne eğik, denize kavuşacak bir ırmağın acelesiyle hızlı adımlarla ilerliyor. Sırtında olta takımı, elinde birkaç saat içinde çinakoplarla dolacak olan bir kova ve portatif tabure.

İstanbul’un birçok evinde yaklaşık aynı saatlerde benzer sahneler yaşanıyor. Çünkü bugünlerde balık akını var. Çinakop bol bu yıl; istavrit, izmarit gibi yerli balıkların (yatak balıkları) bile bereketi artmış sanki. Kıyı balıkçılarının gözde mekânı Galata Köprüsü’nde olta sallayacak yer bulmak çok zor. Boğaz boyunca küçük balıkçı tekneleriyle balık tutanlara kıyıdan kamış oltalarını sallayanlar eşlik ediyor.

İstanbul’un bu görüntüsü kentin neden buraya, tam iki denizin birbirine bağlandığı noktaya kurulduğunu anlatıyor aslında. Tarihi boyunca toprağı kadar denizinin de bereketli olduğu bir yer olmuş İstanbul.

MÖ 680 yılında Yunanistan’daki siyasi karmaşadan ve nüfus artışı nedeniyle doğan kıtlıktan kaçan Megara Sitesi’nin halkının bugünkü Sarayburnu’nu kent kurmak için seçmesinin nedenlerinden biri denizdeki balığın bolluğuymuş. O kadar ki, her yıl Karadeniz’den Ege’ye göç eden palamut bir dönem kentin simgesi haline gelmiş. Tarihi belgelerde günümüzde yeniden canlandırılmaya çalışılan Haliç’in palamut yatağı olduğu geçiyor.

Balıkçılığın Bizans için çok önemli olduğu, kentte Roma İmparatorluğu döneminde basılmış sikkelerin üstünde aralarında bir yunusun olduğu iki palamut figürünün bulunmasından da anlaşılıyor. Nitekim dünyanın ilk coğrafyacısı olarak da kabul edilen, MÖ 1. yüzyılda yaşayan Strabon, ‘Geographika’sında Boğaz’daki palamut zenginliğini anlatırken, Boğaz akıntısının sürüklediği palamutların Haliç’te elle yakalanacak kadar bol olduğundan söz eder. 16. yüzyılda İstanbul’a gelmiş olan gezgin Petrus Gyllius ise, “The Antiquities of Constantinople” adlı eserinde bu zenginliği “Balıklara taş atarak, hatta elle bile yakalamak mümkün; ve hatta kadınlar pencerelerinden sepet sarkıtarak balık tutuyorlar” cümlesiyle anlatmış.

BALIKHANE KAPISI

İstanbul’un Bizans olduğu dönemlerde balıkçılığın çok önemli olduğu, yerli halk içinde balıkçılıkla geçinen kesiminin oldukça geniş olduğu kolayca tahmin edilebilir. Zaten bugün hâlâ balıkçılık geleneklerinin izlerini taşıyan, İstanbul’un deniz kenarında kurulmuş eski köy, yeni ilçeleri birer balıkçı köyü olarak gelişmişler. Bugün kullanılan balıkçılık ve denizcilikle ilgili terimlerin çoğunluğunun atalarımızın denizle tanışmasından önce kıyılarda denizle haşır neşir olan uygarlıklardan alınmış olması çok şey anlatmıyor mu?

Türkler denizle geç tanışmışsa da denizin getirdiği yaşam biçimine çabuk adapte oldukları söylenebilir. 17. yüzyıl Osmanlı toplumu hakkında bugün elimizdeki en önemli kaynak olan Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde İstanbul’un denizle ve balıkçılıkla ilişkisinin nevini anlamamıza yardımcı olacak bilgiler var. Evliya Çelebi’ye göre İstanbul'da olta balıkçısı yani "esnaf-ı düzenciyan-ı çırnık" sayısı bin dolayındaydı ve bunlara ait 600 dükkân vardı. Ağ ile balık tutanların sayısı ise 300’dü ve 70 dükkânı da onlar işletiyordu. Yine Evliya Çelebi, 17. yüzyılda, balıkçılıkla ilgili makine gibi işleyen bir sistemin varlığından söz ediyor. Anlattığına göre, balıkla ilgili tüm ticari ve hukuki işler balık eminine bağlıydı. Üstelik, Saray’a balık sağlayan özel bir de kurum vardı: balıkhane ocağı; ve hatta Saray’ın Marmara’ya bakan tarafında Ahırkapı yakınlarında Balıkhane Kapısı bulunuyordu.

Kısacası, İstanbul’da balıkçılık bir geçim kapısıydı her zaman. Ama bir yandan da şimdinin deyişiyle hobi, eskilerin deyimiyle keyifti de... Saray erbabı ve hatta Osmanlı sultanları, tebdil-i kıyafetle lüfer avına çıkarlardı.

LODOSUN GÖZÜ YAŞLIDIR

Olta balıkçılarının yüzyıllardır kullandıkları balık tutma tekniklerinde temel bir değişiklik olmadı. Eskiden daha çok çapari ve parakete ile tutulurdu. Sonraları "esnaf-ı ağcıyan" denilen ağla balık tutanların çoğalmasıyla sektörün hacmi büyüdü. Yeni teknikler geliştirildi; ilk gırgırlar 1915'te kullanılmaya başlandı. Daha sonra balık yuvalarının katili trol geldi.

Motorlu deniz taşıtlarının ve bocurgatların yaygınlık kazanması ve son olarak da sonarın balıkçılığa girmesiyle yüzyıllardır kullanılan geleneksel araç ve yöntemler büyük ölçüde terk edildi. Artık kayıkların başüstüne uzanıp balığı gözleyen usta balıkçılara yer yok büyük balıkçı teknelerinde, onların görevini sonarlar görüyor. Bu gelişmelerden önce yaygın olan yan, voli, sürütme, ığrıp, manyat, tarlakoz, çökertme ağı ve alamana gibi ağ türleri artık neredeyse hiç kullanılmıyor.

Oltacılıkta ise hâlâ geleneksel olta türleri görülüyor. Sadece artık misinalar daha sağlam ve son yıllarda Galata Köprüsü’nden olta sallayanların siluetine ince, uzun ve hafif kamışlar katıldı. Balık eski bereketinde olmasa da, 17. yüzyılda balıklar nerede oltaya vuruyorsa, balıkçılar hâlâ o bölgelerde kümeleniyor.

Havanın denize açılmaya uygun olup olmayacağına hâlâ eski balıkçıların belirlediği yılın belli zamanlarında çıkan Kırlangıç Fırtınası, Karakış Fırtınası, Kuş Geçimi Fırtınası gibi sayılı fırtınalara göre karar veriliyor.

Atalardan kalan pratik bilgiler geçerliğini koruyor hâlâ; işbilir bir balıkçı sular taştığında ertesi gün lodos çıkacağını anlar. Boğaz’da lodos, ters su demektir, Marmara’nın suyu Karadeniz’e akar. Üstelik arkası yağmurdur; o yüzden balıkçılar “Lodosun gözü yaşlıdır” derler.

Boğaz’da senede iki defa balık akını oluyor. Bahar aylarında üreme için Marmara’dan Karadeniz’e göçen lüfer, palamut ve bir zamanlar uskumru gibi balıklar, güz aylarında Karadeniz’de ısı düşmeye başlayınca Marmara’ya akın eder. İstanbul balıkçısının en bereketli avı yaptığı dönemdir bu. Yerli ya da balıkçıların deyimiyle yatak balıklar ise her mevsim Boğaz’da ve Haliç’te avlanabiliyordu bir zamanlar. Haliç, Galata Köprüsü’nün bulunduğu ağzı hariç artık balık yatağı değil. Ama hızla bozulan çevre koşullarıyla başedebilen istavrit, izmarit ve kefal hâlâ avlanabiliyor Galata Köprüsü’nden.

Hemen tüm balıkçıların bildiği gibi balık en çok güneş doğarken ve batarken vurur oltaya. Evlerinden apar topar oltanın ucunda büyük bir sabırla beklemek, yeme vuran izmaritin misinayı titretmesini uzun uzun hissetmek için çıkan balıkçılar, etraflarını saran kentin gürültüsünden, kakafonisinden habersiz sükûnet içinde İstanbul’un en nadide görüntülerinden birini oluşturuyorlar. Sanki iğnenin ucunda dans eden kıraça ile kendisinden başkası yok, bu bütün gün kıl gibi ince ince yağan İstanbul yağmuru altında.

Haluk Kalafat [email protected]