ADIOS NEGRA QUERDA, TODAVIA CANTAMOS !...
_ Emirhan Oğuz
Eylül gecesinin serinliği bekleyişimizi belirsiz bir heyecanla ürpertiyor. Uzaklara, karanlığa doğru bakıyoruz. Karşıda, lacivert suların güney sırtlarında dik bir eğimle yükselen adada belli belirsiz kıpırdaşan ışıkların uğultusunu duyuyor gibiyiz. Bu rüzgar tabii. Çok hafif bir esintinin önünde, zodyak botun ralantide mırıldanan motorunun sesi duyduğumuz. Bir süre sonra ses tamamen diniyor. Artık küreklere geçildiğini anlıyoruz. Son devriye ilerdeki çifte burunların önünden geçip gideli epey bir zaman olmuş. Olağandışı bir aksilik olmazsa bot onbeş dakika içinde kıyıya, içinde küçük sürü halindeki sarpaların, ince gümüş sürülerinin, istisnai birkaç karagözün yana döne dolandığı uzun yosunların üzerine inecek…
Kamp ateşi akşamdan söndürülmüş. Ama köz hala duruyor. Ay sanki kaçaklar için tehlikenin bittiğini anlamış gibi usuldan parıldamaya başlamış. Kahveler yudumlanırken sohbet koyulaşmış, hasret gideriliyor; dibe doğru epeyce ılımış bile muhabbet bardakları. Hediye paketleri açılıyor. Les reves diurnes, Manifestes du surrealisme gibi kitapların yanında bir dizi de plak var. Denizden gelenlerden, saçları kendi doğal renginden saklanıp kızıl kestaneye çevrilmiş olan, aradan bir plak çıkartıp uzatıyor. Plağın kapağını ateşten kalan köze doğru çevirip okumaya çalışırken gayri ihtiyari soruyorum:
- “Nedir bu?”
- “Todavia Cantamos!..”
Gülümsüyor. Kahveden son bir yudum alıp gökyüzüne, aya doğru bakıyor:
- “Latin Amerika’nın Sesi. Arjantin şarkısı!..”
Epey zamandır bildiğim, ama o güne değin sadece bir kış akşamı, telefon ahizesinden, uzaklardan gelen bir teyp kaydından dinlemiş olduğum sesin yüzüyle ilk kez o sönmüş ateşin etrafında, 1986 yılının o eylül gecesinin unutulmaz kardeşlik kavuşmasında karşılaştım. Sonraki yıllarda neredeyse dinlemediğim şarkısı kalmayan o ses gibi, o sesin kızkardeşi gibi, derinden, diplerden bir yerden gelen, buğular içinde kilden bir kaya tuzunun dansı gibi bakan bir yüz. Ninemizinki, annemizinki gibi, bir on yıl kadar önce şehirlerimizin sokaklarında, üniversite önlerindeki kurşunlanmalarda, tarakalarla dağıtılan mitinglerde cesaretle haykıran yüzler gibi, saçlarının ortasından iki simsiyah rüzgar ırmağıyla ayrılmış, kurşuni bir hatıra gibi orada, ay ve rüzgarın ülkesi gibi duran bir yüz.
İşte sonraki yıllarda, plağa adını veren şarkıyı sayısız kereler dinledim. Bu şarkının hikayesine layıktır, bu şarkıyı layıkıyla dinler dediğim herkese kasete yaptığım kayıtları aktardım. Bütün bu karşılaşma ve dinleme süreçlerinin içinden geçen şiirlerden bazıları Ateş Hırsızları Söylencesi kitabının Ay Sürgünü isimli son bölümünde yeraldı.
Aradan uzun zamanlar geçti. Bugün bu satırları yazarken ise, o ay ve rüzgar akşamının gerçekten yaşanıp yaşanmadığını karıştırıyorum:
Todavia Cantamos! Arjantin şarkısı!..
Hatıranın kara sadakatine inanırım. Bu büyülü bir şeydir. Şarkı söylemeyi sürdürüyoruz hala; şarkılar sesimizi buluyor. Ama, La Negra, ay ve rüzgarın yüzü, Kızılderili, artık yok. Arjantin şarkısı’nın külleri artık kuzeylerde, Tucuman’ın ıssız tepelerinde yatıyor. Doğduğu yerlerde, gezdiği yerlerde, şarkısıyla karşılaştığı yerlerde, Mendoza’da, Porteno’da.
Bu şarkıda Arjantin halklarının öncesi ve sonrası, kökleri, dalları, yaprakları, toprağı ve suyu, bugünü, yarını anlatılır. Vaadedilmiş bir yazgı, yürünülecek nice yol, geçilmiş uzun bozkır, varılmış mağma, söylenmiş aşk olarak anlatılır. Bununla kalmaz. Şarkı, uzun güneyden geniş kuzeye kadar tüm bir Latin Amerika kıtasının günlerini ve gecelerini tülden, çelikten bir hafıza olarak kayıt altına almış; alınteri ve emeğinin sancılı, çalkantılı tarihini kıskançlıkla koynunda saklamıştır. Kıtanın yerli, melez, siyah, beyaz halklarının aşkları, umudu, başkaldırıları, acısı bu şarkıda yankısını aramış, sesine kavuşmuştur. Bu şarkının çınlayışında şu bir avuç yeryüzü toprağı üzerinden uçup düşmüş bütün ankaların külleri kendisine uçacak yeni yeni gövdeler bulmuş; insan yaşamıyla ilgili bütün bir şiirsel duyarlıklar şelalesi görünür görünmez nehirler içinden geçerek uğultusunu açık denizlere taşımıştır.
Arjantin’in şarkısı, Mercedes Sosa, 1935 yılında kuzey Arjantin’de, Tucuman’da doğmuştu. Yaşadığı ortam, ailesinin etkisi, kendi doğası dolayısıyla yerel folklora erken yaşlardan beri ilgi duymuş, eğitimi ertesinde dans öğretmenliği yapmaya başlamıştı. Kendi ifadesiyle bu meslek ona ömrübillah dans etmeyi becerememek gibi bir kalıt dışında fazla bir şey bırakmadı ve belki de bunun da etkisiyle şarkıya yöneldi.
1960’lı yılların başları, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Arjantin’de de toplumsal hareketlilik, karmaşa, beraberinde çatışma yıllarıydı. Oligarşik, diktatoryal hükümetlere karşı şehirlerde ve köylerde demokratik hak ve sendikal mücadelelerden, kır gerillası çatışmalarına kadar bir dolu kaynaşma, altüst oluş yaşanmaktaydı. Küba devriminin etkisi tüm kıtada derin yankılar yaratmış, doğmakta olan yeni kültürün heyecanı dört yanı sarmıştı. Kıtanın kanı sıcak halkları toplumsal kaynaşma içinde kendi köklerini yeni, devrimci yorumlarla ele almakta gecikmediler. Büyük, köklü, çokırklı zengin kıta folkloru içinden, edebiyatta görülen yoğuşma ve atılımlar arasında, şarkı da kendi akacağı yeni sel yataklarını yarattı. Nueva cancion, yeni şarkı patladı.
Eşi, müzisyen Manuel Oscar Matus’la birlikte Mercedes Sosa da 1964’te Nuevo Cancionero manifestosunu, yeni derleme hareketi bildirisini imzalayanlar arasındaydı. “Folklorun üzerindeki ölü toprağını kaldırarak halkın yaşamıyla bütünleştirmeyi, onun düşlerini, sevinçlerini, mücadelelerini ve umutlarını anlatmayı” istiyorlardı. Bildiriye göre, “sanat da tıpkı hayat gibi sürekli bir dönüşüm içinde olmalı”, “gelenekçi tabulardan kurtarılmalı”, “sanatsal üretimi ticarileştiren kültür endüstrisi”nin baskısı karşısında sanat kendine özgü arılığını (ise) koruyarak zenginleşmeliydi. Sosa, bu ilk yıllar içinde, geniş çevrelerde görünür etki yaratmasa da ilk plaklarını yayınladı.
1967’ye, “büyük yılın” eşiğine varıldığında şarkısının tonu artık belirgin biçimde sertleşmiş, derinleşmişti. Müziğiyle etken olarak tüm “mücadele alanlarına” dahil oldu; salonlardan meydanlara, tarlalardan fabrikalara dolaştı; anlattı, söyledi. Şarkıcılığının erken tarihinde Miami, Lizbon, Roma, Varşova üzerinden içinde Bakü ve Tiflis de olmak üzere Sovyet topraklarına kadar ulaştı. Küba devriminin on yılı, Che’nin Bolivya’da ölümü, eski kıta şehirlerinin sokaklarında yangın günleri ve komşu Şili’nin seçilmiş devlet başkanı Allende’nin faşist askeri darbe sonucu öldürülmesi ertesindeyse, askeri hükümet tarafından, anlaşılabilir biçimde, resmi ve popüler radyolarda sözü, şarkıları sansürlendi, plaklarına yasak getirildi.
Generallerin 1976 yılında gerçekleştirdiği darbe ve sonrasında yaşanan görülmemiş vahşet Sosa için yaşamı giderek zor katlanılır hale getirmişti. On beş bin dolayında komünistin, sosyalistin, demokratın kaçırmalar, mahkemesiz infazlar ve işkencelerle yokedildiği günlerde, Veterinerlik fakültesinde verdiği bir dinleti sırasında dinleyicileriyle birlikte gözaltına alındı. Ülkeden çıkmaya zorlandı. 1979 – 1982 arasındaki yılları Avrupa sürgününde geçirdi.
Çok yoğun sanatsal etkinlikler içinde olsa da köküne bağlı tüm sürgünler gibi ülke hasreti çekiyordu. Cuntanın İngiliz donanması karşısında yaşadığı Malvin Adaları hezimetinden sonra ülkesine döndüğünde ayağının tozuyla büyük Buenos Aires konserine çıktı. Konser tam bir kadir kıymet bilirlik karşılaması, dünün türkülerinden bugünün şarkılarına geçiş harmanı, şenlikli bir sadakat kucaklaşmasıydı. Binlerce kişinin ezberden katıldığı şarkılar herşeyi söyledi. Verdiği herşey için hayata hep beraber teşekkür edildi; savaşın vahşetine lanet okunup mücadele kararlılığı ifade edildi; büyük iç sürgünlerin, karanlıkların kurbanları anıldı; geniş ovaların, yüksek dağ başlarının, insan kalplerinin sönmeyen ateşleri yeniden yakıldı.
Arjantin şarkısının büyük sesi sonraki yıllarda tüm bu hikaye ettiği şeyleri dünyanın dört bir yanına taşımıştır. Yapılacak elçilikleri yaptı, alınacak onur nişanlarını aldı; insanlık, barış, özgürlük adına gerçekleştirebileceği bütün inisyatifleri gerçekleştirdi. Adanmışlık ile sanat arasındaki, bazılarına karmaşık ve kuşkulu görünen ilişki diyalektiğini bir ters, bir düz ördü; başka bir nedenle de değil belki, sadece sorulduğu için, “işte nihayetinde sırtımdaki kırmızı poncho, hermano, başka bir şey değil” derdi; demiştir.
Sonuçta, gerçekten de, sanatı da kendisi, yaptığı ettiği şeyler gibi, o şükredilen hayat gibi kızılderiliydi, yerliydi, melezdi. Bir yanlış yorumlama olarak manası saç rengine atfen karıştırılan La Negra’nın ne demek olduğu kendisine sorulduğunda, açıkça, “Beyaz değildir,” demişti, “çünkü, ben beyaz değilim!” On sekizinci yüzyılın ortalarında Amerikaların kuzeydeki yarı gövdesinde süren katliamla komşu zamanlarda Arjantin kızılderililerinin uğradığı toplukırımın bilgisine sahip olan, bu sıfatın “beyaz olmaklığıyla” övünen ırkçılar tarafından “renklilere” yakıştırıldığını bilenler için bu cevabın ne anlama geldiği açıktı. Halkının hafızası olarak La Negra bunu hiç unutmadı; bu ayrımcılığın ve başka türden ayrımcılıkların izini dünyanın heryerinde takip etti, karşı durdu. Bu karşı duruştaki güdü, anlayış ve tutumu şarkısına aktardı. Zamba, huayno, chacarera, cueca, milonga ve genelde tonadas diye adlandırılan diğer havalar yanında şehirli biçimler, tango, vals onun melez şarkısında kendisine eşit ölçüde yer buldu.
Latin Amerika şarkısının şiirle, şairle kurduğu ayrıksı, özgün içiçe hayat ilişkisinin de en parlak sesleri arasındaydı Sosa. Şilili Pablo Neruda’dan Kübalı Nicolas Guillen’e, yurttaşı Alfonsina Storni’den Perulu Alicia Maguina’ya birçok şair onda ve onunla tüm bir sanat yaşamı boyunca Amerika’nın kalbini paylaştı. Bu şarkının içinden geçen şiir de böylece şarkıyı şiire çevirerek tüm Latin topraklarını dolaşmış; devasa nehir ağızlarından Altiplano’ya, uzun pampadan yüksek Andlar’a, bura insanlarının ürettiği tüm müzik formlarını dantela gibi örmüş; amazon açıklıklarından tuzlu su bataklıklarına kadar her ırktan insanın kalbine değmiştir. Bir kayıda göre, özgün baskılar, farklı ülke baskıları, derleme kayıtlar ve eşlikçi olarak katıldığı dört yüzü aşkın plağı kapsayan diskografisinde, örneklemek gerekirse eğer, sırf Uruguaylı şair, besteci ve yorumcularla, 1965’teki ilk plağı Canciones con Fundamento’dan başlayarak, yaşama veda ettiği günlerde baskıya giren Cantaora (Şarkıcı) albümüne kadar neredeyse yarım asır kesintisiz çalışmış olduğu görülür.
Bütün bu hacime karşın, en şatafatlısından en absürdüne onlarca ödül ve sıfatla onurlandırılması karşısında, kulaklara küpe, az raslanır alçakgönüllülükle şunu diyebilmiştir: “Bu çok ağır bir sorumluluk, ben Latin Amerika’nın temsilcisi değilim. Burası devasa bir kıta. Konu belki de, benim ortasından geçerek güneyinden kuzeyine en fazla sayıda Latin Amerika ülkesi ziyaret etmiş sanatçı olmamla ilgilidir.”
İlerleyen uzun yıllarda, Sosa’nın küçük kızıldederili bebeğe söylediği ninni yumuşaklığından sürgünden dönen mağmanın gökgürültüsüne kadar çok geniş bir aralıkta çağlayan sesi, yolların tozunu taşıyan gövdesiyle birlikte yavaş yavaş yoruldu. Uzun süren hastalık döneminin ertesinde yeniden sahneye çıktığında artık “bu bedenden bu ses hala nasıl çıkıyor” diye sorulacak haldeydi. Ama işte, ne olursa olsun, hala çıkıyordu.
2006 yılı yazında, ülkesinin dünyaca ünlü folklor festivalinde sahne almak için Cosquin’e gitti. O yıl festival aynı zamanda renkli pop içeriğiyle de genişlemiş, uzak kuzeyden başkent Buenos Aires’e uydu aracılığıyla naklen yayınlanıyordu. Büyük folklorist, gitarcı, besteci Atahualpa Yupanqui’nin adını taşıyan salonun perdesi açıldığında, yaşlı kadın, geri plana yerleşmiş güçlü müzisyen topluluğunun hayli önünde kırmızı bir koltuğa oturmuş, sırtında kechua yerlilerinin geleneksel ponchosu, yavaş yavaş mikrofona eğilmekteydi. Fonda bongoların, bomboların vuruşları güçlenmeye başladığı esnada, birden on onbeş kişilik bir güruh, alımlı genç kadın dansçıların kıvrak hareketleri eşliğinde sahneye daldı. Yerel makamlar, Latin Amerika’nın sesine derin saygılarını sunmak, plaket, bröve, şilt şu bu vermek için sahneyi doldurmuşlardı. Sosa bu gürültü patırtı üzerine yüzünü buruşturdu ve usulca arkaya döndü: “Bırakın, şarkımızı söyleyelim!”
Yerel makamların bu tavrı, yeni ultra şenlikli kitle gösterişiminin global modern taşrada sık raslanan karşılama ritüeline bağlılığın bir parçası olmakla birlikte, ünü dünyayı sarmış, eski Leningrad’dan Madrid’e, Kudüs’ten Vatikan’a, İstanbul’dan Newyork’a çıkmadığı sahne kalmamış yaşlı hemşerilerinden bir nevi bir özürdü de. Kızılderili, yaklaşık kırk yıl kadar önce aynı sahneye çıktığında “şarkılarının solcu muhtevası” yüzünden yerel makamlarca engellenmiş, şarkılarını ancak büyük halk şarkıcısı Jorge Cafrune’nin tavizsiz çabaları neticesinde söyleyebilmişti.
"Şarkı söylemek için doğmuşum. Bu benim için yaşamsal bir ihtiyaç. Şarkının son notasına kadar taşımaktan büyük haz aldığım bu heyecanı kaybetiğim gün kendimi işimi tamamlamış sayacağım. Şimdilik, bu akşamki gibi heyecanlar yaşamak için mücadele etmeye hazır hissediyorum kendimi."
Her vesileyle ifade ettiği gibi, şarkı söylemek onun için her şeydi. Sonuna kadar şarkı söyledi. Yupanqui, Ariel Ramirez, Horacio Guarany başta olmak üzere kökteki büyük müziğin ustalarına yol arkadaşı olduğu, esinlendiği gibi, yol gösterdiği geniş genç kuşaklar için de koruyucu, esin kaynağı oldu. 1980 sonlarından başlayan on yıllık aralıkta nisbeten yoğun ilintilendiği rock, fusion katışımları ve ortak çalışmalarından sonra, son on yılda, rahatsızlığının elverdiği kesitlerde, yeniden köklere gitmeyi tercih etmiş, müziğinin kapılarını, süslemelerden uzak kalarak, yalın caz ve klasik müzik etkilerine aralamıştı. Ne yaptığını bilen bütün güçlü sanatçılar gibi yalınlığın manası onun için de bir yürüyüş biçimiydi: "Bu arılık içinde kendimi daha özgür hissediyorum. Bir gitar, kemanın hafif dokunuşları ve birkaç vurmalı, bunlar bana yeter. Bu yumuşaklık içinde çalınırsa folklor gerçekten harikadır."
Latin Amerika’nın Sesi olarak bilindi. İnsan sesi, anneyle gelen, anneyle getirilen bir şeydir, halklar bunu bilir. Ona Latin Amerika’nın Annesi de dediler bu yüzden. Ama o daha çok bütün yeryüzü ezilmişlerinin sesi de olmayı bir hayat ve gelecek biçimi olarak seçtiği için La Negra diye anıldı. Verilmiş bir karar olarak yaşadı bu tercihini. Siyasal kimliğini asla saklamamış, ama cantaora olduğunu da özellikle ve hiç unutmamıştı. Böylece söz oldu; ses oldu, şarkı oldu; başkaldırı oldu, mücadele oldu; sonsuzluğa baktı, sonsuzluk oldu.
La Negra öldü.
Cenaze töreninde Maradona’nın dediği gibi, bir “Adalet tanrıçası” olarak gömüldü. Venezuela’nın seçilmiş devlet başkanı, “Hayatımızı aydınlatmıştı,” demiş geleneğe uyarak, “şimdi kendisi aramızda değil, ama kalbimizde yaşıyor!” Akabinde, Negra’nın, yorumuyla birdenbire patlayan bir insan seli haline dönüştürdüğü o şarkıyı, besteci Leon Gieco’nun Solo lo pide adios’unu, Tanrıya gönderilen dileğe sığdırılan büyük mücadele şarkısını hoparlörlerden meydanlara vermiş.
La Negra öldü.
Arjantin şarkısının külleri bundan böyle, “la lutta” diye bellediğimiz, onun adının kızkardeşi sayılan mücadele’nin geleceğine emanet.
Copyleft | 2004