YAZARAK YAŞAMAK

Notlar

_ Gür Genç





Kuşkusuz söylemek de bir eylemdir, ama kalıcı olmayan bir eylem. Ne kadar bağırarak söylense de yazılmayan söz uçup gider, havaya, daha önce söylenmiş olanların arasına karışır. (1994)

Madem ki bütünlük kaybolmuş, yaşam içindeki her şey parçalanmıştır, yazmak şart artık. Çünkü yazmak, parçalar arasında bağ kuruyor, birleştiriyor. Kopuk ve dağınık olanları bir araya topluyor, yeniden oluşturuyor. Yazmak, insan, doğa ve yaşam arasındaki devreleri tamamlıyor. Varlığı, var oluşu yaşamla barıştırıyor. (1995)

Yazmak kehanette bulunmaktır.

Yazı yazıldı mı, ok yaydan çıkmış olur. O yazının öngördüğü deneyim yaşanmamışsa eğer yaşama yolu bulmaya girişir yazan. Yani yazılan, yazdığını yaşamaya sevk eder yazarını.

Kendi yazdığın döner seni etkiler, harekete geçirir. Yazılan bir dilek, istek, veya düş ise gerçekleşirmek için yola çıkılır. Yazdığın an, artık yazının başlattığını bitirme yükümlülüğü doğar. Yarı yolda vazgeçsen bile yazı bırakmaz peşini.

Yazmak, yaşama yön vermek, yaşanılmak istenilenlerin önünü açmaktır. (1996)

Casusum, gelecek için yazıyorum!

Yazı, şiir şimdi için yazılmıyor, şimdi’yi aşmak için yazılıyor aslında. Geçmişin elinden kurtarılan imgeler, şimdi’nin yarattığı biçimle yazılıyor madem ki, bunun en sağlıklı değerlendirilmesi ya da yargılanması şimdiki zamanda değil, gelecekte yapılabilir.

Yazar, şair, tarihsel koşullar içindeki deneyimini, yaşamın onu çıkardığı yerlerde yaşadıklarını kayıt edip bırakır. Bunların değerini belirlemek sonraki kuşaklara kalmış. (1997)

Yazmak, suç güdüsünü yatıştırmaktır! (1998)

Büyük kazadan beri unutmamak, unutmaktan korktuğum için yazıyorum. Edebiyat unutmama, unutturmama işi değil midir zaten? Burada, ülkemden binlerce mil uzakta, işim gücüm yazı yoluyla, yazarak hatırlamaya çalışmak. Yaşadıklarımdan kalanlardan ve anılarımdan başka neyim var ki. (1999)

Yazmaya değer bir şeyler düşünüyorum, sonra yaşamın yoğunluğunu yaşamaya dalıyorum, yazmayı unutuveriyorum. Unuttuklarım suskunluğuma gizlenip ballanıyor, ruhun hallerinden birisi olan söz şeklini almayı bekliyor hep. (2000)

Yazıyı ilk olarak kullanıp geliştirenler Sümerliler’di (M.Ö 5000). O zamandan günümüze kadar kaç dilde, kaç kütüphane dolusu yazı yazıldı kimse hesaplayamaz. En çok da tanrılar, aşk ve ölüm üzerine yazılmış. Hayal edilemez, akıl almaz miktarda bir yazı birikimi.

Demek ki başlangıcından bugüne insanoğlu kendini ifade etmekten, ölümsüzlük adına kaydetme sevdasından, yazı aracılığıyla arkadan gelenlerle iletişim kurma arzusundan asla vazgeçmedi, vazgeçmeyecek.

Benim burada sormak istediğim, mükemmel bir doğada yaşarken, bütün bu yazılanlarla, insanoğlu neden kendi doğasından uzaklaştırıp, kurgusal bir doğada yaşamak istiyor? (2001)

Türkçe’nin resmi dil olarak kabul yılı 1277. Bırakın başka dillerde yazılanları, sadece Türkçe’de yazılanlara bile yetişmek imkansız. Kör olmak yetişmek midir yoksa? (2002)

Yazmak uzaklaştırır. Yazmak yakınlaştırır... İşte bu ikisi arasındaki çelişki ve gerilimi yazarak yaşamak. (2003)

“Çocuğun yok, onun için yazıyorsun” demişti eski karım bir seferinde. Saçma. Çocuğu olduktan sonra yazmaktan vazgeçen bir şair veya yazar var mı dünya edebiyat tarihinde? (2004)

Yazmak ölüme hazırlanmaktır en çok. (2005)


Gür Genç
Edim ile Düşlem'in babası. Şair.