“THE FULL MONTY SHOW”
_ Fatoş Öcal
Geçenlerde bir haftalık bir tatile çıktım. Sadece Dalaman’a gidiş ve Bodrum’dan dönüş biletlerim vardı, bu iki tarih arasında neler olacağını planlamamıştım. “Akışa bırak, sürprizlere açık ol” dedim kendi kendime... Sürpriz derken bu kadarını kastetmemiştim fakat!..
Hisarönü, Ölüdeniz’e 6 km. mesafede bir “küçük İngiltere”. Birkaç sokağın etrafında toplanmış barlar, çeşitli dükkânlar, etrafa yayılmış otellerden oluşan, 3500 civarında nüfusa sahip, ayakkabıcısından garsonuna, dolmuş şoföründen bakkalına herkesin İngiliz aksanıyla su gibi İngilizce konuştuğu, alışana kadar başlangıçta insanı bir şaşkına çeviren tatil beldesi. Yolumu düşürmemin tek nedeni, iş icabı birkaç aydır orada yaşayan arkadaşımı ziyaret edip kısa bir tatil yapmaktı...
Daha uçaktan indikten birkaç saat sonra, kahvaltının ardından Kayaköy’ü görmek üzere Hisarönü merkezinden geçerken, “Kızım buralar uçmuş!” diyerek konuya girdi ev sahibim, “Geçen çarşamba bir yere gittik, gözlerimize inanamadık. Seni de götürmeliyim muhakkak!” Olayın heyecanını kaçırmamak için pek bir şey anlatmadı, sadece “Full Monty”ye gideceğimizi söyledi.
Yönetmenliğini Peter Cattaneo’nun yaptığı 1997 tarihli İngiliz filmi The Full Monty’yi bilenler, ya da sadece “full monty”nin kelime anlamını bilenler, “sürpriz”in ne olduğunu hemen anladılar. O sırada ben henüz her iki gruba da dahil olmadığım için bu isim hiçbir şey ifade etmemişti, bir bar adı herhalde, deyip geçmiştim...
Çarşamba günü gelip çattığında önce bunun, barın değil, şovun adı olduğunu öğrendim: Gece yarısından sonra saat iki civarlarında bir otelin içindeki barda erkekler striptiz şov yapıyordu. Müzik eşliğinde karşımıza geçip soyunacak adamlara meraklı değildik, ama arkadaşımın “gözümle görmesem inanmazdım” dediği şeyi gözümüzle görmeliydik!
Gece yarısı gittik otelin barına. Şov başladığında içeri geçmek üzere bir süre dışarıda oturduk önce. Bir yandan içkilerimizi içerken, bir yandan merakla etrafımızı izleyip, “bir hareket var mı, aman kaçırmayalım!” diyerek sık sık içeriye göz atıyorduk. Etrafta İngiliz polisi şapkalarıyla dolaşan adamları gördükçe bir kıpırdanıyorduk, “yoksa bunlar mı?” Nihayet saat ikiye doğru bir ses “full monty is startingggg!” diye bağıarak beklenen anı müjdeledi!
Bundan sonrasını aslında –biraz karanlık da olsa– fotoğraflar anlatıyor. Bir barın üstünde, kimi İngiliz polis kıyafetleri içinde –ki hem bu kıyafetlerin, hem de şov içindeki bir kısım hareketlerin Cattaneo’nun filminden aynen alınmış olduğunu şimdi anlıyorum– önce beş altı kişi uzun süre dans ederken, bir kişi de elinde mikrofon, kusursuz bir “British English” ile eğlenmeye gelmiş bizleri daha da eğlemeye çalışıyor, gönüllüleri sahneye davet ediyor. Davetine karşılıklar da buluyor tabii... İzleyiciler yeterince kıvama geldikten sonra, mikrofonlu da bara çıkıyor ve on kişilik ekip tamamlandıktan sonra asıl şov başlıyor: Önce kravatlar çözülüp boyunlarda gezdirildikten sonra seyircilere fırlatılıyor. Ardından gömlekler çıkarılıp bacak aralarında bir süre ileri geri dans ettirildikten sonra barın arkasına atılıyor. Kemerler belden çıkıp boyundan çapraz bağlanıyor. Ayakkabılarla çorapların ardından pantolonlar da gömleklerle aynı yollardan geçtikten sonra tek parçayla kalınıyor. Bundan sonrası artık hakikaten “gözümle görmesem inanmazdım” durumu...
Zaman zaman gönüllülerin de eklendiği, çekirdek kadrosu 9-10 kişi olan bir erkek striptizi “The Full Monty Show”. Yıllardır kadınların yaptığı striptizlerle erkekler eğlenmiyor mu, denilebilir elbet. Hatta hep kadınlar mı malzeme olacak, biraz da erkekler olsun, da denilebilir... Fakat insan yine de bir “N’oluyor yahu, nereye geldik biz?” demeden geçemiyor.
Durumu bizim için daha da inanması güç hale getiren belki de şu: Şova mekân olan otel, bir aile işletmesi: Bir anne, biri kız ikisi erkek üç çocuk... Mikrofonlu “striptizcibaşı”, ailenin büyük oğlu, yıllarca İngiltere’de yaşamış, Hisarönü’nün yerleşik ve geçici İngilizlerini eğlendirmenin yolunu belli ki bir İngiliz filmini gerçeğe dönüştürmekte bulmuş. Nişanlısının da izleyip dans edenler içinde olduğunu öğrendik, gördük, anlamayı denedik. Ama örneğin anne ya da kız kardeş de hiç izleyenler arasında oldu mu, merak ettim, soramadım kimseye...
Barın üstünde neredeyse –elleriyle sakladıkları için neredeyse– anadan üryan “full monty” gördüğümüz on adam, ertesi gün kahvaltıda, akşam yemeğinde masalara yemek servis eden, müşterilerle şakalaşan, kimi çocuk yaşta denilecek garsonlar... Hepsi buralı, hepsi yerli...
1998 yılında dört dalda Oscar’a aday gösterilen, içlerinden En İyi Müzik Oscar’ını alan filmi henüz göremedim. Ama Wikipedia’da yazanlara göre, “işsiz kalmış altı adam, başroldeki Gaz’ın oğlunu görebilmesi için gerekli parayı biriktirmek üzere bir erkek striptiz şovu yapmaya karar veriyorlar. Gaz, şovlarının daha önce yapılmışlardan daha iyi olması için tamamen soyunacaklarını ilan ediyor. Komedi olmasına rağmen, işsizlik, babalık hakkı, depresyon, iktidarsızlık, homoseksüellik, işçi sınıfı kültürü ve intihar gibi konulara da dokunan” bir film bu.
Dediğim gibi, filmi göremedim henüz. Fakat fragmanlardan ve hızlıca okuduklarımdan anladığım kadarıyla hafif toplumsal içerikli, biraz trajikomik, biraz hüzünlü bir hikâye.
Hisarönü’nde ise hüzünden eser yoktu...
Yazıya burada nokta koyuyordum ki, birden bir şarkı düştü aklıma, Şanar Yurdatapan’ın 1975 yılında yazdığı: “gariptir insanoğlu neler yaratmış / yarattığı her bugün / dünü aratmış / aklı ile her şeyin sırrını bulmuş / kendi yarattığı putun kölesi olmuş // para para para / varlığı bir dert, yokluğu yara...”