MERCEDES SOSA'YLA KARŞILAŞMA

_ Levent Turhan





Bizimkisi bir yolculuk hikayesi’ydi. O’nunsa yolculuğun kendisi denebilecek hayat’lardan biri olduğunu daha sonra, öyküsüne vakıf oldukça öğrenecektik.

İlk karşılaşmalar önemlidir; görüntüden, sesten daha fazlasını kapsar. Karşılaştığınız her neyse, onu gövdesel bir bütün olarak hatırlamanızı sağlayan sizin hayatınızda kapladığı yerdir.

O’nunla soğuk denilebilecek yağmurlu bir Avrupa kuzey akşamında karşılaştık. 1986 yılıydı.

Tedirgin göçmenliğin kuşatmasını kırmaya çalışan bir arkadaştı beni evine davet eden. Ben memlekete dönüyordum. Arkadaş ise orada, tundralar ülkesinde, kendi fincanına kıskançlıkla sahip çıkan bir sevgiliyle “ortak” bir hayat sürdürecekti.

Odada nerdeyse hiç eşya yoktu; tekli bir koltuk, yerde bir iki minder, duvarda otantik izlenimini veren bir kilim ve köşede bir müzik seti vardı. Kazağının kollarını uzatarak ellerini ısıtan bir kız açtı kapıyı. Evdeki ve arkadaş üzerindeki hâkimiyetini hissettiren bir tonda “Ne içersiniz?” diye sordu ve yanıtı beklemeden ekledi, “filtre kahve var, henüz sıcak!” Arkadaşım, biraz mahçup, “Ben getiririm şimdi!” diyerek mutfağa yöneldi. Döndüğünde elinde devasa iki fincan vardı, yanında kurabiye türü bir şeyler. “Karnın açtır belki”, dedi, “aç karnına çekilmez, biz burda alıştık işte, çaydan çok kahve!”

Henüz öğle vaktiydi, ama hava git gide kararıyordu. “Kasvetli!” dedim, “Burda hep böyle midir hava?” diye bir şeyler geveledim.


Detail of Mercedes Sosa, LA MUSICA Y EL MAR, portable acrylic mural on canvas , 7’ x 15’, for La Peña Cultural Center, Berkeley, 2009.

Havadan ziyade odaya çökmüş olan ağırlıktan kaynaklanıyordu kasvet. Kalanın aslında benimle birlikte dönmek isteyip de dönememesinden.

“Ayakta kalmaya çalışıyorum” dedi arkadaşım, “ama bunu diğerleri gibi, kendimi kapatarak, sadece kendim gibileri görerek yapmıyorum. Başkaları da var bu ülkede, başka hayatlar, başka kültürler. Evet, orda Ruhi Su var, arada bir dinliyorum, iyi geliyor, ama yakınan, acıyı bir şikâyet hali olarak dillendiren şarkıları sevmiyorum. Latin Amerika’yı biliriz, Che, Fidel, Sierra Maestra, Bolivya falan.. “

Kısa bir suskunluğun ardından, “Biliriz de, şarkılarını bilir miyiz? Mercedes Sosa’yı duydun mu hiç?” diye sordu birden.

Soru beklemediği yerden gelen bir öğrenci gibi kalakaldım, ne diyeceğimi bilemedim.

Sanatçıyı tanımadığımı anlamıştı tabii. Bir şey söylemeden döşemeye diz çöküp, odadaki tek lüks gibi görünen pikaba bir plak yerleştirdi.

Şarkılar bir bir döndükçe içeriye sinmiş olan kasvet yavaş yavaş dağıldı. Bu müthiş sesi bir daha unutmayacağımı biliyordum.

“Ne söylüyor?” dedim, “Neyi anlatıyor?”

“Kız kardeşleri ve erkek kardeşleri anlatıyor!” dedi, “Arjantin’le ve Latin Amerika’yla, hayatla ilgili şeyler!”

Sonra oturdu, albümün kapağında yer alan parçalardan birkaçını Türkçeye çevirdi.

Beni en çok etkileyen “Şarkı Söylüyoruz Hâlâ” isimli şarkının sözleri olmuştu. O şarkının sözleri, daha sonra gelip konser vereceğini bilmediği bir ülkenin bir istisnai şairi tarafından “ve şarkılar sesimizi buluyor” diye tamamlandığında, Mercedes Sosa, ülkesinden uzaklarda geçirdiği sürgünlüğünü epeydir tamamlamış, hikâyesinin sözünü kendi ülkesinde Latin Amerika topraklarında haykırıyordu.

İlk karşılaşmamızdan birkaç ay sonra, ülkeye geri dönüş yolu’nda tekrar karşılaştık Mercedes Sosa’yla.

Atina’da Akropol civarından geçiyorduk.

Tanıdık bir sesin bütün bir geceyi, yıldızları ve bütün bir gökyüzünü doldurduğunu görüp arabayı bir kenara çektik. O’ydu, La Negra, Yunanlılara uzun yıllar öncesindeki “büyük yenilgilerinin” içinde saklı duran umudu anlatıyordu kendi dilinden, tekrardan.

Meydan okumanın her dilde karşılığı olan o muhteşem tınısı antik tiyatrodan bütün bir Akropol’e doğru dalga dalga yayılıyordu. Şarkıların milliyeti yoktu. Tanrılara yakındık, tanrılar bize yakındı.

Bekledik. Ne zaman ki Akropol’den ve Atina gecesinden bütün sesler çekildi, toparlandık, tekrar yola koyulduk.

Uzayan bir sürgünün güncesinden, bir yıkımlar depreminden geriye ne kaldıysa artık, ona, kendi toprağımıza geri dönüyorduk. Karşı yalı memleket’ti.

Denizi telaşla tarayan projektör ışıkları, kıyısız göze alışlarımızın belirsizliklerine işaret ediyordu. Mersedes Sosa’nın Arjantin Konserleri ve Gracias A La Vida plakları, suları usul usul yarıp gecenin içine doğru sessizce ilerleyen zodyak botun bir köşesinde, Yunanlı Manos Loizos’un Yolun Şarkıları albümü ve başka plaklarla, kitaplarla, el yazması metinlerle birlikte sımsıkı paketlenmiş, yan yana duruyordu.

Yıllar yıllar sonra, ölümünden beş altı yıl önce ülkemize konser vermeye geldiğinde, bile isteye, Mercedes’i sahnede görmeye, çıplak gözle dinlemeye gitmekten imtina ettim.

Akropol’ün hemen altında yaşadığım o “şarkılar akşamı”nın bendeki hatırası baskın çıktı. Mercedes’in sesinin, kalbimde hep o akşamın yumuşak yalınlığı ve tuhaf ürkünçlüğüyle birlikte, öylece saklı kalmasını yeğledim.

Şimdi geriye baktığımda, zerrece abartmaya meyletmeden söyleyebelirim ki, bizimkisi şiddetli bir yolculuk hikâyesiydi, bir adanmışlık serüveni, buna kuşku yok.

Yolculuğun kendisi denebilecek hayat’lardan biri hayatımıza böyle katılmıştı.

Ömrümüzün büyük kızkardeşlerinden biri oldu.

Mersedes Sosa, bütün büyük adanmışlıklar gibi, yolculuğun kendisiydi!...


Levent Turhan
Can Yayınları'ndan bir masal kitabı yakında çıkıyor.