KIRILGAN GÜNLER VE KENTLERİN RUHU ÜZERİNE

_ Ali Rıza Arıcan


 

Kentlerin ruhları olduğunu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’inden öğrenmiştim. Calvino’da acımasızlığa, hüzne hatta biraz kaygıya dönüşen bu ruh, Umberto Eco’da labirentleşip, kayboluyor, Milan Kundera’da siyasi bir kavga aracına dönüşüyor, Kafka’da ise sistemin, insanı kıskaçları arasında ezmeye çalışan kollarının görülmeyen bir uzantısı oluyordu. Aynı ruh, Ahmet Turan Alkan’ın ‘Altıncı Şehir’ diye adlandırdığı Sivas’ta, geleneğin yerden fışkırdığı, mekanın insanlardan daha konuşkan olduğu, caddelerin ve sokakların başlı başlarına destansı bir havaya büründüğü bir zirveye ulaşıyordu.  Kentin ruhu kentin çıkarılıp atılacak bir parçası değil, kente kimliğini veren, ona gerçeklik karşısında takınacağı tavrı öğreten, onu şekillendiren, gerekirse dış etkilere karşı kenti  koruyan, kenti geliştiren bir ana öğe olmalıydı. Baudaleaire’in ‘Seviyorum seni rezil kent!’ diyerek seslendiği Paris de bu ruhtan nasibini almış olmalıydı ki kentin yüzeyselliğine dayanamayan şair ruhundan vazgeçemiyordu...

Tarihin kadim kentlerinin kendilerine ait bir ruhları olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Londra’nın, Paris’in, Venedik’in, Roma’nın, Berlin’in, İstanbul’un, Bağdat’ın, İskenderiye’nin, İsfehan’ın, Moskova’nın, Şang Hay’ın, Bangkok’un, Tokyo’nun kendilerine ait ruhları öylesine yoğundur ki, bu kentlerde yaşayan insanlar kentin hangi sokağına girerlerse girsinler,  bu havayı rahatlıkla soluyabilir ve kendilerini bildikleri bir iklimin serinliğinde, kendi evlerindeymiş gibi güvende hissedebilirler. Kentlerin ruhları yüzyılların birikiminin sonucu değildir sadece. İklimin, coğrafyanın, siyasi dönemeçlerin, iktisadi yapının, dinin ve hatta dilin etkisiyle şekillenir kentlerin ruhu.  Belki de, tarih kentlerin ruhuna katkıda bulunan en büyük etkendir derken tarihi bütün bu sayılan etkenlerin bir toplamı olarak görmek gerekir. Asıl büyük soru, kentlere ait olduğu düşünülen bu ruhun gerçekten de nesnel anlamda kentlere mi yoksa kentlerde yaşayan insanların yaşattığı kültüre mi ait olduğudur. Belki de ancak böylesine derin bir soru eşliğinde yanıtlayabiliriz Bangkok’un ruhunun kırılgan ve gerçek dışı olup olmadığını... Belki de ruhların varlıkları onları taşıyan bedenlere ait olduğu için, taşıdığı tüm çelişkilere rağmen Bangkok da yaşamaya sırf bu yüzden hak kazanacaktır.

Kırılgan sözcüğü bana ait değil. Tew Bunnag, Bangkok üzerine yazdığı öykü kitabına ‘Kırılgan Günler’ (Fragile Days) adını vermiş. Bozulmaya yüz tutmuş bir toplumun kırılmaksızın daha ne kadar eğilebileceğini anlatıyor Bunnag öykülerinde. Kitap her ne kadar öykü kuramı açısından başarısız ve basit olsa da yazar bir noktaya kadar amacına ulaşıyor. Sonuçta yazarın asıl amacı edebiyattan önce öğretmenlik. Bangkok halkına yaşadıkları hayatın geçersiz bir yörünge etrafında döndüğünü anlatmaya çalışıyor birbiri ardına sıraladığı benzer öykülerle. Paraya, maddeye, rahata ve lükse başka herşeyden daha çok önem veren bir toplumda kaybolan değerlerin izlerini ve kaybolmak istemeyen değerlerin yüzüstünde kalmak için gösterdikleri, artık gülünçleşen çabalara değiniyor kaleminin ucuyla. Bangkok’un tüm o akıllara hayranlık bırakan renklerinin altında yatan gerçekliği  çelişkileri ile ortaya koyuyor öyküler. Öykülerin bazıları tam bir pembe dizi sürekliliğinde ilerliyor, bazıları ise bir gazete kupüründen alınıp, makyajlanan bir haber gibi yapay görünüyor. Kimileri ise fazlasıyla didaktik. Fakir kız, zengin kadın tarafından keşfedilir. Kız hayalinde bile göremeyeceği bir hayata kavuşur. Derken zengin kadının işleri bozulur. Kız eski hayatına geri döner. Artık zavallılaşan zengin kadına fakir kız çiçek satarak bakar... Bir başka öyküde, işten arta kalan vakitlerini ailesi ile geçirmek yerine şirketteki genç kızlara ayıran bir adamın uyuşturucu tuzağına düşen oğlunun acınası hali anlatılıyor. Bir başkasında ise bir zamanlar dalga geçip alaya aldığı kız tarafından daha sonra bakımı yapılan bir zengin AIDS hastasının ibret verici durumu konu edilir. Hemen her öyküde göze çarpan şey öykülerin göze çarpıcı bir şekilde karmik (Karma öğretisine uyumlu. Türkçeye ‘Ne ekersen onu biçersin’ diye çevrilebilir) olmaları. Öyle ki, öykülerde baştan belirlenen iyiler ve kötüler okuyucuyu ister istemez katışıksız iyilerin tarafına savuruyor. Öykünün sonunda iyilerin kazanacağı, kötülerin de pişman olacakları bir belaya maruz kalacakları bir zorunluluk halini alıyor. Tayca Edebiyatda sıkça karşılaşılan bir durum bu. Utsana Phleungtham‘nın ‘Can Dara’sında ya da Korpjitti’nin ‘Yargı’ adlı romanında da aynı şekilde sonuçlanan öyküler yer almakta. Belki de yaşamı bir bütün olarak kucaklayan dinin edebiyattaki bir yansıması bu. Zaten yazar da kendisine bu konuda sorulan bir soruya, bundan sonra yazacaklarının da karmik (karma öğretisine uyumlu) çizgide yer alacağını söyleyerek karma inancına olan bağlılığını ifade ediyor.

Yazara göre çıkarcı maddecilik toplumu çökertecek olan en büyük etken. Küreselleşme ile gelen yabancı etkisini de ekliyor hemen ardından. Her ne kadar küreselleşmeye karşı olmadığını üzerine basa basa tekrarlasa da zararlarını inkar etmemeye de kararlı olduğunu söylüyor. Eğitimini yurt dışında tamamlamış, yaşamının hemen hepsini –Yedi yaşında gidiyor İngiltere’ye ve 1999’da, elli iki yaşında iken dönüyor Tayland’a- Avrupa’da geçirmiş birisi için Bangkok ne kadar yuva olabilir? Bangkok insanını, özellikle Bangkok’un seçkinlerini kentin sorunlarını görmemekle, başkalarının dertlerine sırt çevirmekle suçluyor. Kendisi, sahip olduğu tüm varlığa rağmen, AIDS hastalarına bedava hizmet veren bir tapınak-hastanede çalıştığı için belki de kendisinde bunu söylemeye hak görüyor. Ya da kentin ruhunu geri getirmek için yazdığı ve yazacağı öykülerde verdiği uğraşılarına güzel bir ekleme yapıyor bu çalışması ile. 7 yaşında iken terkettiği, kanallarında yüzdüğü, bayramlarında güzel elbiseler giyip tapınaklarına gittiği kenti,  52 yaşında geri döndüğünde aynı bulma arzusunun etkisi azımsanamaz. Çocukken içine işleyen kentin ruhu, belki tüm bir hayatı boyunca, kendi deyimiyle babannesi vasıtasıyla, içinde yaşamıştı. Bırakıp uzaklara gittiği kenti geri geldiğinde aynı biçimde, hiç değişmemiş olarak görme arzusu hemen herkeste vardır. Kentin ruhunu içinde taşıyan herkes bu tarz bir yanılsamayı da kent ile birlikte taşır içinde. Oysa, kentin ruhu da değişime muhtaçtır ve o da içindeki insanların değişmesiyle değişir. Durağan bir ruhun varlığını tarihte ilk inkar eden Buda iken, (anatman doktrini) Buda’nın varisleri konumunda kendilerini gören insanların yaşadığı kentlerde ruhların sabit kalması çelişki olurdu zaten...  Nasıl ki İstanbul’daki tüm insanlar Budist olsalar, camilerin, minarelerin, çeşmelerin, kapalı çarşıların süslediği o eski sokaklarda ruh kalmaz, aynı şekilde maddenin potasında erimeye alışmış nesillerin sahip çıkmakta başarısız oldukları kentler de kısa sürede değişecek, onyıllara sığabilecek ruh dönüşümlerine maruz kalacaklardır. Kimilerine göre ruhsuzluk olarak adlandırılan bu durum aslında hayatın ta kendisidir. Nostaljik betimlemeler eşliğinde eski bayramları övüp, yeni bayramlara laf atan az yazarımız yoktur Türkiye’de. Onlara göre de değerler alt üst olmuş, bayramlar eski güzelliklerini yitirmiştir. Belki bizler de bir gün gelecek, torunlarımızı dizlerimize oturtup, bizim zamanımızdaki bayramların ne kadar güzel ve anlamlı olduklarını anlatacağız zamanında bizi eleştiren büyükleri kulak ardı ederek. Kentlerin değişen yüzlerine uyum sağlamayı bir yana bırakıp, eskide çare arayanlardır kentleri ruhsuzlukla suçlayanlar.

Bagkok, herşeye rağmen, kendisine ait bir ruhu büyük bir ciddiyetle barındıran bir kenttir. Hızla değişmesi ya da küreselleşme rüzgarları ile bir sağa bir sola savrulmasına rağmen, yine de kimliğinden, özgünlüğünden pek ödün vermemektedir. Devasa renkli tapınaklarıyla, kaldırımı olmayan sokaklarıyla, sabahları yollara düşen rahipleriyle, trafiğiyle, her köşe başını doldurup bir şeyler satmaya çalışan seyyar lokantaları ile, yollarda birer kamikaze kesilen motor sürücüleriyle, bir kaç dakika içersinde kentin en modern kesimlerini göle dönüştüren Muson yağmurlarıyla, insanın beynini uyuşturan sıcağında sürekli gülümseyen insanıyla, her geçen gün biraz daha birer tüketici canavarı kesilen gençleri ile Bangkok’un da bir ruhu var. Marifet, bu ruha sadık kalıp, kentin soluklarını paylaşabilmekte...


Ali Rıza Arıcan rizaarican@gmail.com