MİMARLIĞIN GİZEMLİ DİLİ: DANIEL LIBESKIND

_ Ebru Kurbak





A
merikalı mimar Daniel Libeskind, 1989’da Berlin Yahudi Müzesi için düzenlenen mimari proje yarışmasında önerdiği projenin seçilmesiyle tanınmaya başlamış ve o günden bu yana gerçekleştirdiği diğer projelere rağmen, inşa edilen ilk bina tasarımı olan Berlin Yahudi Müzesi ile bilinmektedir. 16 yıl boyunca mimarlık eğitimi vermiş olan Libeskind, bu ilk binasını 42 yaşında tasarlama fırsatı bulmuştur. Ancak, başta projenin mali sorumluluğunu üstlenen Berlin Senatosu olmak üzere çeşitli yetkili kurullar tarafından sürdürülen tartışmalar nedeniyle müzenin inşaatının tamamlanması 1999 yılını bulmuştur.

Libeskind’in Berlin Yahudi Müzesi binası, on sekizinci yüzyıldan kalma bir adliye sarayı binasının hemen yanına ona ek olarak tasarlanmıştır. Binanın dışarıdan görülebilen keskin hatlı zig-zag formu oldukça dikkat çekicidir (Resim 1). Libeskind, binasının sahip olduğu bu formu Davud’un yıldızının bir deformasyonu olarak tanımlamaktadır. Müzeye Libeskind’in tasarladığı ek binadan değil, hemen yanındaki eski adliye sarayı binasından girilmektedir. Ana girişten dik bir merdivenle aşağıya yönlendirilen ziyaretçiler merdivenin sonunda kendilerini duvarlarında Alman Yahudilerine ait 19 ayrı soykırım hikâyesinin anlatıldığı bir yer altı geçidinde bulmaktadır. Bu geçidin sonunda yol iki koridora ayrılmakta ve bu koridorlar Libeskind’in kendine özgü sembolik anlatımıyla tasarladığı iki ayrı mekâna ulaşmaktadır. Bu mekânlardan ilki, koridordan demir bir kapıyla ayrılan soğuk, boş ve karanlık beton bir oda olan “Soykırım Kulesi”dir (Resim 2). Soykırım Kulesi’nin formu bir piramidi andırmakta ve tepesindeki çok keskin bir yarıktan ışık sızdırmaktadır. İnsan boyutları ile kıyaslandığında oldukça yüksek ve dar bir mekân olan bu beton odanın amacı içeriye giren ziyaretçiyi mekânın yarattığı gerilim ve sessizlikle baş başa bırakmak, dünyanın geri kalanından izole etmektir. Diğer koridorun sonunda bulunan mekân ise eğilmiş bir zemin üzerine yerleştirilmiş ve içerisinde yaklaşık 12 metre yüksekliğinde 49 adet beton kolon bulunan bir bahçedir. Libeskind’in bu bahçenin tasarımında da sembollere yoğun olarak yer verdiği görülmektedir. Örneğin, bu kolonlardan 48’i Berlin toprağı ile doldurulmuştur ve bu sayı 1948’de kurulan İsrail Devleti’ne gönderme yapmaktadır. Dizili kolonların tam ortasında bulunan 49. kolon ise Kudüs’ten getirilen toprakla doldurulmuştur ve tüm kolonların tepesinde içerideki topraktan beslenerek büyüyen bitkiler görülmektedir. Libeskind’in “Sürgün Bahçesi” olarak adlandırdığı bu açık mekân Nazi yıllarında ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve yaşamlarını yabancı topraklarda yeniden kuran Alman Yahudilerinin anısına düzenlenmiştir (Resim 3). Berlin Yahudi Müzesi’nin bir diğer çarpıcı mekânı ziyaretçileri üst katta bulunan sergi mekânlarına taşıyan ve “Devamlılığın Merdivenleri” olarak adlandırılan dik merdivenli geçittir (Resim 4). Bu geçitte müzenin genelinde de varlığı gözlenen dramatik aydınlatma biçimi ve gölgeler dikkati çekmektedir. Duvardan duvara saplanan beton kirişler ile mekânları aydınlatan ve cepheye açılmış yarıklar gibi görünen pencereler, keskin formları ve görünürdeki ‘gelişigüzellik’leri ile gerçekten de Libeskind’in hedeflediği dramatik ortamı başarıyla yaratmaktadır. Ancak Libeskind’in anlatımına göre binanın yüzeyinde bulunan ve gelişigüzel görünen bu yarıkların her biri civarda yaşayan Yahudi ve Yahudi olmayan iki ailenin evleri arasında çizilen bir doğru ile şekillendirilmiştir. Libeskind’in binalarının çok sayıda sembolle dolu olması zaman zaman da eleştirilmektedir. Libeskind’in projelerini tarif ederken değindiği sembollerin hepsinin kullanıcılar tarafından algılanamayacağı, bu sembollerin yalnızca binaların formunu belirleyen başlangıç/hareket noktaları olmaktan öteye gidemeyeceği mimarlık dünyasında süren bir tartışmadır. Ohio Eyalet Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim görevlisi ve Libeskind’in yakın arkadaşı Jeffrey Kipnis diğer mimarların Libeskind’i taklit etme ihtimallerinden duyduğu endişeyi anlatmaktadır. Dünyadaki bütün binaların Libeskind’in binaları gibi ağır bir drama taşımalarından rahatsızlık duyacağını şu sözleriyle anlatmaktadır: “Mimarlık dünyasının yalnızca bir Daniel’i var. Daniel’in var olmasından memnunum, başka bir Daniel’in var olmamasından da.”

Daniel Libeskind’in tüm binaları bir hikâye anlatmaktadır. Binalarını yarışma jürilerine sunmak için hazırladığı çizim ve metinler, anlattığı hikâyenin mekânların içerisine nasıl ince ince örülmüş olduğunu göstermektedir. Libeskind’in binaların içine ördüğü bu semboller ağı tasarladığı binaların anıtsal işlevine uyum sağlayabilmektedir. Sıfır Noktası projesi de taşıdığı duygusal yük nedeniyle Libeskind’in mimari anlatım biçimine uygun bir zemin olarak değerlendirilebilir.

11 Eylül 2001’den bu yana İkiz Kulelerin enkazının bulunduğu alan ile ilgili çözüm üretilmeye çalışılmaktadır. Dünyanın her yerinden mimarlar birbirinden farklı çözüm önerileriyle Sıfır Noktası projesine destek vermektedir. Söz konusu arsa için mimari bir öneri getirmek oldukça zordur çünkü Sıfır Noktası hakkında verilecek karar yalnızca Manhattan Belediye yetkililerini değil milyonlarca insanı da ilgilendirmektedir. Bu nedenle tartışmalar uzamış ve Daniel Libeskind’in önerdiği yerleşim planının uygulanmasına dünyanın en ünlü mimarlarının katıldığı bir yarışma ile ancak Şubat 2003’te karar verilebilmiştir (Resim 5).

Libeskind’in önerdiği ana yerleşim planı uygulanmaya başlamış olsa da her çevreden övgü ve eleştiri almayı sürdürmektedir. Mimar, önerdiği yerleşim planının iki karşıt bakış açısını bir arada taşıdığını savunmaktadır. Libeskind’e göre Sıfır Noktası, 11 Eylül saldırısında çok sayıda insanın öldürüldüğü, bir matem ve hüzün mekânı olmanın yanı sıra dışa dönük, ileriye bakan, iyimser ve heyecan verici bir mekân olmalıdır. Mimar, İkiz Kulelerin temellerini “kutsal zemin” olarak değerlendirmekte ve şu anda bulunduğu haliyle korumayı önermektedir. Bu derinliğe büyük bir çukuru çevreleyen bir yürüyüş rampası ile inilmesi planlanmaktadır. Libeskind’in Sıfır Noktası yerleşim planında Berlin Yahudi Müzesi’nde olduğu gibi iki özel anıt-mekân tasarlanmıştır: Park of Heroes (Kahramanlar Parkı) ve Wedge of Light (Işık Akımı/Yarığı). Kahramanlar Parkı, 11 Eylül saldırısında hayatını kaybetmiş 2500 insanın anısına tasarlanmıştır. Diğer anıt-mekân ise, Libeskind’in bahsi geçen sembolik anlatım diliyle tasarladığı bir mekândır. Bu mekânda Libeskind’in hedeflediği etki ve sembolik drama, bu alanın etrafını çevreleyen binaların formunu belirlemiştir. Mimar, mekânı çevreleyen binaları öyle bir yerleştirmiştir ki, gelecekteki hiçbir 11 Eylül sabahında saat 08:46 ile 10:28 arasında bu dış mekâna çevre binaların gölgesi düşmeyecektir. 08:46 ilk uçağın kulelere çarpış saati, 10:28 ise ikinci kulenin çöküş saatidir.

Libeskind, Sıfır Noktası’na tasarım önerisi getiren diğer mimarların, alanın içerisine yerleştirdikleri kulenin “dünyanın en yüksek binası” olması gerektiği savlarını eleştirmektedir. Mimara göre “dünyanın en yüksek binası” unvanı bu matem mekânının taşıdığı önemi karşılayamayacak kadar geçicidir. Her an dünyada daha yüksek bir bina yapılabilir ve bu mekânın sembolik değeri eksilebilir. Bu nedenle Libeskind o noktaya en yüksek binayı değil “anlamlı yükseklikte” bir binayı önermek gerektiğini savunmaktadır. Libeskind’in yerleşim projesindeki kule 1776 feet (yaklaşık 541,33 metre) yüksekliktedir. 1776 rakamı Amerika Birleşik Devletleri tarihi için çok önemli olan Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazıldığı tarihe gönderme yapmaktadır.

Libeskind’in sembollerle ve hikâyelerle örülü Sıfır Noktası önerisinin en önemli hikâyesi mimarın oldukça sıra dışı geçirdiği çocukluğu ile ilintilidir. Daniel Libeskind, 12 Mayıs 1946’da Polonya’nın Lodz şehrinde doğar. Libeskind’in anne ve babası 1939 yılında Kızıl Ordu’nun Polonya’yı işgali sırasında Sovyet görevliler tarafından tutuklanarak savaşın bir kısmını Sovyet hapishane kamplarında geçirmiş iki Polonyalı Yahudi’dir. Savaş sona erdiğinde memleketleri Lodz’a geri dönerler. Savaş sırasında Lodz’da bulunan akrabalarının Naziler tarafından öldürülmüş olduğu gerçeğiyle karşılaşan Libeskind ailesi bir süre orada yaşadıktan sonra 1957’de Tel Aviv’e oradan da New York’a iltica eder. Libeskind’in 13 yaşındayken ilk kez gemiden gördüğü ve zihninde yer eden Özgürlük Anıtı ve New York imgesi, onun Sıfır Noktası için tasarladığı yapıların Manhattan silueti içerisindeki formlarını belirlemiştir (Resim 6). Libeskind için bu yeni anıt-mekân, onun yaklaşık 50 yıl önce gördüğü ruhu, cesareti, dayanma gücünü ve böyle büyük bir trajedinin ağır sonuçlarına rağmen Amerikan halkının koruduğu iyimserliği anlatmaktadır.


Kaynaklar

Daniel Libeskind. Radix-Matrix: Architecture and Writings. Münih: Prestel, 1997.
---. The Space of Encounter. Londra: Thames and Hudson, 2001.
Stanley Meisler. “Daniel Libeskind: Architect at Ground Zero.” Smithsonian Magazine (Mart 2003): 7-11.


 

Ebru Kurbak