AKDENİZİN ÖTEKİ YAKASI, MAĞRİP ÜLKESİ : FAS

_ Nilhan Coşkun


uzun yolculukların öncesinde yaşanan, heyecanla karışık tedirginlik içimde... Gitmeyi çok isterken, bir anda vazgeçip, öylece hayata devam etme düşüncesi... Sadece fiziksel olarak bir yerleri görmek, başka yaşamları bilmekten öte; yolculuk süresince benim de değişecek olmamdan gelen bir tedirginlik...Yola çıkanla, yoldan dönenin aynı kişiler olmayacağı gerçeği...

Mağrip ülkesine dair pek bilgim yok, sadece coğrafya derslerinden akılda kalan başkentinin Rabat olduğu, tarih derslerinden bir süre Osmanlı, bir süre de Fransız egemenliğinde kaldığı; bulmacalarda çıkan şehri Fez ve filmi ile ismine aşina olduğum Kazablanka. Onun dışında ne tarihi ne yaşamı ne güncel politikası ile tanıdığım bir ülke değil Fas. Renklerini görmek, kokusunu solumak, tadlarını biriktirmek için ön yargısız bir hevesle kendimi yolun ritmine bırakıyorum.

Fas, sırt çantasını alıp, yollara düşmeye heves eden ama buna bir türlü fırsat bulamamış taze gezginlere de; sırt çantası ile “kendi”ni alıp çok yerlere gitmiş deneyimli gezginlere de keyif verecek, keşfe açık bir ülke. Istanbul’dan Kazablanka’ya haftada birden fazla karşılıklı uçuş var. Yaklaşık 5 saate varan uçuşun sonunda, fazla sorgu suale takılmadan, Muhammed V havaalanından ülkeye giriş yapıyoruz. Buradan şehir merkezine, en rahat ve ucuz ulaşım, Avrupa ülkelerindeki gibi, havaalanının içinden rahatlıkla binebileceğiniz trenle. Bir kaç gün sonra fark edeceğiniz gibi, bu ülkede tren yolculukları düzenli, ucuz ve keyifli.

Sırt çantalı gezgin için hem fiyat olarak, hem de şehirlerdeki konumlarından dolayı Ibis oteli öneriyorum. Fas’ın pek çok şehrinde var ve tamamı gara sadece on, onbes adım uzaklıkta. Dünyadaki diğer İbis otelleri gibi ekonomik olduğu için lüksü az (mesala saç kurutma makinası veya mini barı yok) temiz ve standart hizmet alabiliyorsunuz. E, alıp kendini yollara dökülen gezgin, bundan daha fazla ne ister?

Krallıkla yönetilen ülkede, meclisin aldığı kararları kral onaylamazsa tekrar görüşülmesi bile söz konusu olmuyor. İspanya ile sömürge döneminden kalan toprak sorunlarıysa hala devam ediyor. Fas’in bölgesel konum olarak Türkiye ile benzeşen bir özelliği ise göçmenlerin –Afrika ülkelerinden, İspanya üzerinden Avrupa ülkelerine doğru - geçiş yolu üstünde olması.

İlk gün fark ediyorum ki kadın olarak yolculuk etmek güvenli ve rahat. Tek sıkıntı sürekli laf atılması, onlara da gülüp geçebildiğiniz sürece dert değil, çünkü ne uzatıyorlar ne de sözden daha ileriye gidiyorlar. Tabi bir de trafik, aslında dışsal değil içsel kontrollü trafik demeliyim. Sadece büyük kavsaklarda ışık var, onun haricinde ne trafik polisi ne ışık ne trafik tabelası. İnsanlar, arabalar, taksiler, otobüsler, kamyonlar, bisikletler bir arada yollarda uyumla kazasız sorunsuz dolaşıp duruyorlar.

Kıt Fransızcayla seyahati sorunsuz sürdürebildim ama yazık ki kimseyle şöyle doyasıya sohbet edemedim, özellikle de göz göze gelince içten gülen kadınlarla. Tek istisna, Kasablanka Fez arasındaki dört saatlık tren yolculuğu boyunca, aynı kompartımanı paylastığımız Faslı dört kadınla, çok az Fransızca, biraz Arapça’dan dilimize geçen kelimeler, bolca mimik ve göz teması yaptığımız keyifli sohbet.


Genel olarak temiz olan şehre tezat, erkekler arasında yere tükürmek ve sokağa işemek çok yaygın. Hatta öyle ki, koskocaman bir kavsakta, kaldırıma dönüp rahatlamanın konforuna kendilerini bırakabiliyorlar. Futbol dünyanın pek çok yeri gibi Fas’ta da erkekler tarafından en sevilen spor. Yol kenarlarında, parklarda çocuk ve gençleri futbol oynarken görebiliyorsunuz. Kazablanka’da çift gidiş geliş yolda, arabaların arasında futbol maçı yapan dört takım sayıyorum.

İnsanlar güler yüzlü, ta ki fotoğraflarını çekmeye kalkışıncaya kadar. Sohbet edip ikna ettiğiniz kişiler dışında kimse karelere saklanmayı sevmiyor, hatta uyarılara kulak asmazsanız dayak yemeniz bile mümkün.

Dolaştığım tüm şehirlerin, en az bir tane, etrafı surlarla çevrili, yüzlerce yıllık binalarında halen insanların yaşadığı “eski şehri” yani “Medina”sı var. Yanyana iki kişinin ancak geçebileceği genişlikteki, labirentvarı medina sokaklarının kalbi, hediyelik eşyadan, baharata, bakkaldan, balıkçıya, atölyelerden,  çayhanelere binbir çeşit dükkâna rastlayacağınız kapalı çarşılarda atıyor. Turistleri en fazla ürküten bu lâbirentte kaybolmak, ama yaşayarak dolaşmak istiyorsak kaybolmak en güzeli. Bir süre sonra sağa dönünce yeni bir sokağamı gireceğinizi, yoksa daha önce bir kaç kez geçtiğiniz yerdeki baharatçıyı bir daha mı göreceğinizi merak ediyorsunuz. Elbette birine yolu sorabilirsiniz, tabi alacağınız cevap hafızanızın ve hayal gücünüzün kuvvetine bağlı olarak işinize yarayacaktır. Çünkü, “burdan sola, sonra düz gidiyorsun (ne kadar düz belli değil) tekrar sola, sonra sağa (neden sonra belli değil), tekrar sola, sağa ve düz..” benzeri tariflerin de bir yerinde yeniden kayboluyorsunuz. Çok karmaşık Medinalarda, tepelere asılı kırmızı, mavi ve yeşil tabelalar var. O rengi takip ederek Medina’nın çıkabileceğiniz  kapısını bulmanıza yardımcı olmak için. Fakat bu yolda denenmiş ve başarıya ulaşılamamıştır, kim bilir belki gelecek sefere. En garantilisi, yorulduğunuz veya bunaldığınızda, sorduğunuz her sorunun cevabında para almayı planlayan, Medina’da yaşayan küçük çocuklardan birisinin peşine takılıp, çıkışta pazarlıkla 20dirhem ödemek.

Çay, pek çok dildeki gibi burda da “çay” ama ikiye ayrılıyor: siyah ingiliz çayı ve naneli yeşil Fas çayı. Eğer menüden Fas çayı isteyecekseniz, şekersiz demeyi unutmayın ki bol şekerli minik bir demlik çay yerine, şekersiz çayınız ve bardağınızın kıyısında iki kocaman kesme şeker gelsin. Fas çayları, bakır küçük demliklerde geliyor. Rituelinde ise çayı bardağa yarım doldurup, demliğe tekrar boşaltıyorsunuz ki böylece nane kokusu şöyle etrafa yayılsın ve tabi dibe oturmus çay karışsın. Yolların köşebaşlarında “Salon de Thé” yani çayhaneler var. Sandalyeleri sokağa paralel yerleştirilmiş, böylece yanyana oturup yoldan gelenler seyredilebiliyor. Günün neredeyse her saati caddeler cıvıl cıvıl, hele akşam üstü... Örtülü insanlar da var, askılı tsörtle dolaşanlar da, kimse kimseden rahatsız görünmüyor. Çayhanelerden birinde, ağaç altında bir masada, keyifle çayınızı yudumlarken hayatın akışını  izlemeye bırakın kendinizi.

Her restoranda tatma fırsatı bulabileceğiniz, Fas mutfağına özel yemeklerse: tajin ve kuskus. Tajin, güveç kabına benzer özel toprak kaplarda pişirilen, bir çeşit sebzeli tandır. Kuskus ise, yemek olarak isterseniz, sebzeli etli irmik plavı; tatli olarak isterseniz pudra şekeri ve tarçınla süslenmiş, yanında soğuk sütle servis edilen irmik helvası.

Dolaşırken soluklanma molalarını keyfe dönüştürense; çeşidi bol, kaliteli ve ucuz bulabileceğiniz; porkal suyu ile veya sütle karıştırılarak hazırlanan, taze meyve suları.

Geleneksel giysileri: callabe ve babuç. Callabe topuklara kadar uzanan, yazlıksa ince havadar kumaştan, kışlıksa kalın koyu renk kumaştan yapılmış, dikişleri çapraz atkı yöntemi ile özel olarak yapılan, kukuletalı bir üst giysisi. Kışı bilemem ama yazın, kızgın çöl güneşinden korunmak için kullanışlı bir giysi. Babuçlar ise Adana tarzı ayakkabı. Adana’da, erkekler rahat olsun diye ayakkabılarının arkasına basarlar, terlik gibi kullanırlar. Burda arkası olmayan erkek ayakkabıları babuçlar sayesinde bu konuyu çözmüşler. Tabi topuklusu, pullusu, renk renk babuçlar da kadınlar için.

Türkiye’den geldim demek, Müslümanım demekle eş. Bu da insanları daha yardımsever yapıyor, bir de fiyatları daha pazarlığa başlamadan nerdeyse yarı yarıya indiriyor. Tanıdık turist oluyorsunuz, yani kardaş. Hersey için pazarlık etmeyi seviyorlar, tüm satıcılar, taksiciler,oteller...Pazarlık aşaması onlar için hem ticaretin bir parçası, hem de sanırım bu ritüeli seviyorlar. Fiyatlar nerdeyse beş kat fazla söyleniyor, ilgilenmezseniz pazarlığı “sen kaç verirsin?” diye başlatıyorlar. Almaya karar verdiyseniz, şöyle rahatça akışa bırakın kendinizi, çünkü en az yarım saat sürecek bir pazarlık başlamak üzere ve tadına varmak lazım. Yok mu pazarlık yapılmayacak yerler? Eh, burda da istisnalar var, eczaneler, müzeler, otobus tren gibi toplu taşım araçları, o kadar.

Sokaklarda dilencilerle karşılaşıyorum. Çoğunlukla koyu renk cellabelerinin kukuletalarini tamamen yüzlerine kapatmış, sessizce oturuyorlar; birakın kim olduklarını, cinsiyetlerini ve yaşlarını bilmek bile mümkün değil. Bazen de dükkânların, restoranların kapılarına geliyorlar sessizce. Hiç geri çevrilmiyorlar. Çünkü dilenmek çok gurur kırıcı bir durum olduğundan, sadece ihtiyacı olanın dileneceği düşünülüyor. Dilenen kişi sayısını düşününce öyle de görünüyor. Yemek saatlerinde ise hangi restorana giderlerse karınları doyuruluyormuş.

Şehirler üstüne...

Kazablanka, beyaz evler şehri, Fas’ın ticaret merkezi. Atlas Okyanusu kıyısında olmasına rağmen, insanların Hasan II camisinin bahçesinden kıyıya vuran dalgaları seyretmek haricinde, denizi pek fark ettiği yok. Elimdeki fotoğraf makinasını görenler tedirgince bakarken, bırakıyorum bildiğince gitsin ayaklarım, henüz ilkini gördüğüm eski şehrin sokaklarında.

Hasan II camii; Faslıların gururlandıkları, Kazablanka denince “gördün mü?” diye sormadan geçemedikleri, şehirde yaşamın soluk aldığı bir mekan. Geniş avlusu ve iç mekânları tamemen kullanılınca 100 bini aşkın kişi bir anda namaz kılabiliyormuş. Şehrin bu kısmında pusula gibi yön bulmak için kullanabileceğiniz minaresinin yüksekliği ise 200mt. Caminin geniş avlusunda, kemerli uzun yollar var. Kemerlerin gölgesinde ise yaşamın telaşesinden, havanın sıcağından kaçan insanlar; ders çalışan öğrenciler, namaz vaktini beklerken muhabbet edenler, avluda çocukları oynarken nakışla veya çekirdek yiyerek zaman geçiren anneler...

Caminin avlusunda dolaşmak hem serbest hem de bedava, peki ya içi? Sadece yerli halka ve müslüman turistlere serbest. Oysa saklanacak sakınılacak ne var ki, ya da insanın kirleteceği bir ibadethane düşünülebilir mi? Müslüman turistlerinse kendi başlarına gezmesi pek mümkün değil. Hemen bir görevli peşinize düşüyor, Arapça birşeyler anlatıyor, ordan oraya hızla dolaştırıyor, tabi sonunda da verdiği muhteşem hizmetin bedeli olan “gönlünden ne koparsa ama mümkünse 20dirhemden az kopmasın” diye düşündüğü bahşişini istiyor. Aldığı paradan memnunsa, sizin için fazladan bir kaç dua daha okuyup, bol inşallah ve âminle yanınızdan ayrılıyor. Bahşişini beğenmezse Arapça bir şeyler daha istiyor anlamazlıktan gelince başka bir müslüman turist bulmak telaşı ile yürüyüp gidiyor.

Rick bar, Kazablanka filmi için set olarak tasarlanmış, sonra restoran olarak kullanılmaya devam edilmiş. Yemeğimizi yerken izlediğimiz  siyah beyaz Kazablanka filminde, bugün sokaklarında yürüdüğümüz Medinanın, dününü görmek keyifli; halkının özgürce doşabildiği şimdide, sömüren ülke askerlerinin sömürmenin gücünü yaşadıkları önceyi görmek bile hüzünlüydü.

Şehrin rengi;  beyaz. Çünkü tüm evlerin dışı kirli beyaz renginde. “Her ev aynı zamanda boyasını yenilese, nasıl bir ferahlık yayar beyaz?” diye hayal ediyorum.

Şehrin ritmi; kendi halinde, durağan..

Fez,
800lerde “Fés el Bali” yani eski Fez kurulmuş, sonra hemen yanı başına 1276 da “Fés Jdid” yani yeni Fez. 1916 da ise modern yeni bir kısım eklenmiş şehre. Fés el Bali ve Fés Jdid’deki Medinalar için rehbersiz dolaşılmaz deniyor. Dar sokaklar tıpkı bir lâbirent, insan bir yerden sonra mümkünü yok çıkamayacağını sanıyor. İçinde, tarihi medresesi, camileri, molla yatırları, deri tabaklama atölyesi, envai çeşit dükkânları, eski zaman evleri ile gerçeküstü bir masalda korku ve merakla karışık bir kaybolma halini yaşamak es geçilmemesi gereken bir tecrübe.  Başlarda bir rehberin eşliği olmadan kaybolunmalı, sonrasında zaten tüm çocuklar doğal rehber. Tam da, artık kayboldum galiba, derken yanınızdaki minik yüzlerden birinin “Moulay İdris camisini görmediniz, sizi oraya götüreyim mi? Çok güzel.” sözleri ile başlıyorsunuz çocukca keşfine Medina sokaklarının. Başlarda paradan bahsedilmiyor, sanki Abdijlil (rehber) sadece bu sokaklarda birilerine yol göstermek için var. Çocuk masumiyetiyle, her girdiğimiz dükkanda, baştan uygun fiyat söylensin diye  “Türkiye’den geldiler, müslümanlar” diyor; çantalarımızı hırsızlara karşı sağlamlaştırıyor; herşeyi ilk kez burda gördüğümüzü düşünerek, “balık, kapı tokmağı, zeytin, callabe..” diye anlatıyor; deri atölyelerinin kuyularının kenarında, soluk almakta zorlanarak, kuyulara düşmekten korkarak geçerken küçük elini uzatıyor. Artık gezdireceği yer kalmadığında, belki de annesinin onayladığı sokak izni bittiğinde, para verip vermeyeceğimizi soruyor. Kaç para? 100 dirhem. Çok para. Peki 50dirhem olsun. 40dirhem ve birlikte yemek. Tamam. Medinanın kapısının kıyısındaki kebapçıda mutlu ve iştahlı yiyor yemeğini, bir yandan da bize yemek tavsiye etmeye çalışıyor.

Şehrin rengi; sarı.

Şehrin kokusu; tabaklanmış derinin genzi yakan kokusu öyle yerleşti ki, bir süre sonra tüm şehirdeki en baskı koku olarak o kaldı. Baharatlara ve taze nanelere haksızlık oldu.

Şehrin ritmi; kaybolmanın telaşı ile küçük bir çocuğun adımları arasında salınmakta.

Marakeş, kanaatimce Fas denince doğu ülkesini düşünenlerin ilk aklına gelecek şehir. Gündüzleri olağan, gerçek ve modern bir görüntüsü var. Gün batımına doğru, önce serin bir rüzgar. Derken Alaaddin, sihirli lambayı oğuşturuyor yavaş yavaş. Şehre gece inerken kuytularda bekleyen büyülü görüntüler sokaklara yayılmaya başlıyor. İnsanlar siz deyin kokunun, ben diyeyim lambadan çıkan cinin peşine takılıp akın akın “Jamaa al Fna” Sonsuzluk / Kıyamet Meydanına geliyorlar El Kutubiye camisine bakan geniş girişten. Meydanda, gelenleri hevesle bekleyen yılan oynatıcılar, falcılar, meddahlar, çalgıcılar, köçekler, kınacılar, aktarlar, ocaklarının dumanı göğü kaplayan seyyar restoranlar...Meydanda dolaşan melodik arapça konuşmalara eşlik eden berberi müzikleri... Düşünmeye bile gerek yok, bırakmak için kendini devinime, sorgulamadan, sadece orada olarak, sadece yaşayarak... Kocaman bir sofra kurulmuş, pek çok aşçı mangalların başında kebap yaparken, etrafta ne yesem diye dolaşan müşterileri iskalamayan garsonlar sofralarını methetmekte, birbirini tanımayan müşteriler karşılıklı sıralı upuzun masalarda lezzetten kendilerinden geçerek pür nese sohbet etmekteler. Fazlası ile doymuş mideler, bir yandan naneli yeşil çayla ferahlamak, bir yandan da hayatın akışını izlemek için, aheste adımlarla kenardaki çayhanelerin yolunu tutuyorlar. Gece yarısından sonra gerçekle büyü bir kez daha yerdeğiştiriyor, taa ki bir sonraki gün batımına kadar. 

Bahçeler; Jardin Majorelle ve Jardin de la Menara... Sokaklarda yürürken kokusu ile size eşlik eden portakal ağaçları şehrin doğal bir parçası; tıpkı Marakeşlilerin görülmesini ısrarla önerdikleri, kendileri için yakıcı saatlerde soluklanma mekânı olan bu iki büyük bahçe gibi.  Jardin Majorelle, küçük bir botanik bahçesi. Bitkilerin çoğu tanıdık. Jardin de la Menara ise şehrin epey dışında gözalabildiğine uzanan bir zeytinlik. İçinde küçük bir kafe ve zeytinlerin kıyısında üç tane portakal ağacı var. Sadece kuş seslerinin duyulduğu, kendinizi bırakırsanız ruhunuzun doğanın ritmine ayar yapacağı, hayat kokan bir yer. 

Şehrin rengi;  şeftali renginden turuncuya doğru.

Şehrin ritmi; berberi müzikleri ile Jardin Menara’nin dinginliği arasında salınmakta.

Essavira, Bozcaada’nın Atlas okyanusu kıyısındaki kardeşi...Denize açılan, sevimli ve neşeli meydanı; küçümen ve kendi halinde kalesi; balıkçılar ve dost martıları; nemli ve içe işeleyen havası;insanı bunaltmayan hediyelik eşya dükkanları; mideyi baştan çıkaran balık lokantaları; her yolu denize çıkacak sanılan ve gerçekten de çıkan daracık sokakları ve beyaz badanalı evleri... Hani bu kadar uzakta olmasa, ya da direk uçuş olsa, Bozcaada’ya rakip olacak.

Ritim üstüne... Sokağa yayılan berberi müziğinin ritmi, sırt çantasının ağırlığı ile yürüyenin aksak ritmi, yiyecek bir şeyler bakınanın aheste ritmi, okyanusa koşanın heyecanlı ritmi, elindeki çalgıyla çıkardığı sesleri kendi de beğenmeyenin para toplamayı düşünen ritmi, keyifle desenler çizen kınacının kıvrak ritmi, çöl güneşinde yürümenin hızlı ama çaresizce ağır ritmi, çocuğun nerde olsa değişmeyen zıplayan ritmi, dilenenin nerde olsa değişmeyen yalvaran ritmi, eşya taşıyıcısının müşteri arayan yorgun ritmi, satıcının yapışan ritmi, şehrin ritmi, ülkenin ritmi, yaşamin ritmi..
Gezginin ritmi...

Koku üstüne... Baharatın baştan çıkaran kokusu, portakal çiçeğinin çocukluğa dokunan kokusu, okyanusun nemli ferah kokusu, ham derinin kusturan kokusu, sıcağın terli yanık kokusu, etin dumanlı kokusu, uzayıp giden günün dingin kokusu, naneli yeşil çayın ferah kokusu, tütsünün hayale çağıran kokusu, yemeğin acıktıran kokusu, bilinenin kokusu, bilinmeyenin merak edilen kokusu, sevgilinin özlenen kokusu, suyun kokusu, kına kokusu, zeytinin kokusu, kahve kokusu, şehrin kokusu, ülkenin kokusu, yaşamın kokusu...
Yolların kokusu...

Renk üstüne... Tükürük rengi, sidik rengi, göz rengi, evlerin rengi:beyaz, sarı, turuncu;pencerelerin kapıların  rengi: mavi;babuşların rengi, cellabelerin rengi, baharatların rengi, taze meyve suyunun rengi, çocuğun gözlerinin rengi, yaşlı adamın gözündeki yaşamın rengi, uzansam tutacak kadar yakındaki yıldızın rengi, yorgun evine dönen işçinin hayallerinin rengi, dilencinin aklındaki yemeğin rengi, satıcının aklındaki paranın rengi, küçük kızın elbisesinin rengi; tenin uykudan önceki, denizden sonraki, ölmeden önceki, sevişmeden sonraki rengi, şehrin rengi, ülkenin rengi, yaşamın rengi...
Gezenin hayallerinin rengi...

Biterken Fas’tan kalan
Nasıl ki, sözün söylenmeden öncesi ve sonrası aynı değilse, bir saat bile kalmış olsanız bir şehri görmeden öncesi ve sonrası farklı. Geldiğinizde, şaşkın bir merakla baktığınız her yer, giderken tanışık olmanın rahatlığı ile uğurlar sizi. Okyanus kıyısından Marakeş’e, ordan Kasablanka’ya ordan havaalanına, zamanca kısa geri dönüşte yanımda, okyanusun nemi, portakal çiçeklerinin kokusu, gerçeküstü Medinaların ve Kıyamet Meydanının görüntüleri, güneşin yakıcı acısı yani anların harmanı ile sıcak bir tanışıklık duygusu.

 

(Fotoğraflar Nilhan Coşkun tarafından çekilmiştir)



Nilhan Coşkun