KIBRISLIRUM ŞİİRİ

_ Stephanos Stephanides





“Şeyleri kağıda dökmek her şeyi unutturur...bütün yazılar kurmacadır...dünya sosyal olarak kurulmadan önce büyüsel olarak kurulmuştur.” Pauline Merville


Ulus, dil ve kültür arasında uyumlu bir denge kurmadıkça, kategori olarak “Kıbrıslırum şiirinden” konuşmak bir sorunsaldır. Bu, sadece, eğer ulusçuluk ve yerelliğin içinde ve dışında birleştireç ve ayraçları araştırırsak ve şiiri hareketsiz bir madde ile farklılığın uçucu biçimi arasındaki etkileşimli bir faaliyet–bir imgeleme mühaberesi- olarak algılarsak kullanışlı bir kategori olabilir. Kıbrıs’ta (ya da herhangi bir yerde) yazınsal modernlik İngiliz sömürgeleştirmesiyle oluşmuştur. Bu süreçte adada ilk matbaa hizmete girmiş ve gazeteler basılmaya başlamıştır. Kültür kuramcıları sömürgeleştirme tarihinde bir ulusun kimliğinin yayılmasına ve evrensel tasavvurunun biçimlenmesine işaret ederler. Pauline Merville’in The Ventriloquist Tale adlı romanının anlatıcısı “Şeyleri kağıda dökmek her şeyi unutturur...bütün yazılar kurmacadır...dünya sosyal olarak kurulmadan önce büyüsel olarak kurulmuştur,” der, belki de edebiyatın ve sanatın, hafızanın basit bir politikası olarak dönülecek bir ülke olarak önerilmesini arzulamıştır. (Merville bu eserinde Avrupa rasyonalizmine karşı büyüsel bir başkaldırı arıyor ve yazıdan yazınsal düşünceye başka bir anlam veriyor). Metinler sadece söz ya da yazı olarak değil, törensel olarak da üretilirler.

Kıbrıs’ta (ya da başka bir yerde) sömürgecilik ardı dönemde etnik kökenlerin yeniden iskanı ve tanımlanması 19.yy Avrupasında ulus-devletlerin ortaya çıkışına benzer. Benedict Anderson Imagined Communities adlı eserinde vurguladığı gibi 19.yy yeni Avrupa ulusçuluğu (kendi farklılıklarını Avrupa’ya karşı her fırsatta vurgulamanın yollarını arayan Amerikan creole ulusçuluğuna karşıt olarak) genlerinden gelen itici bir hisle dil yoluyla kendi yeniliklerine tarihsel bir derinlik katmıştır. Kıbrıs’ta bir edebiyat kanonunun oluşumunda devlet yayınları ve ödüllerini, çevirileri ve antolojileri, Kıbrıs PEN’i gibi kurumların kurulmasını görüyoruz. 1983 tarihli bir PEN yayınının başlığı “Kıbrıs Şiirinin 27 Yüzyılı”dır, bu kitap İÖ 7-8. yüzyıllardan Stasinoslu Kypria Epi’nin İngilizce şiir çevirileriyle başlar ve 20.yüzyılın kitabın basım tarihinde hayatta olmayan seslerine kadar sürer. Kıbrıslırum şiirinin en iyi örneklerini içerir --eğer yapısal açıdan söz ediyorsak-- “Arodaphnousa” folk şarkılarını da, İtalyan rönesansı geleneğinin aşk şiiri örneklerini de; Demetrios Lipertis’in “Kara Gözler” ve Vassilis Michaelides’in “Su Perisi” adlı güzel şiirlerini de içerir. Ayrıca savaş temalı daha güncel şiirler de vardır; Pantelis Mechanekos’un “Bir Türk Oğlana Gazel” adlı şiiri bunun örneklerindendir. Antolojiyle ilgili sorunlardan biri – çağdaş ve yaşayan şairlerle ilgili olan diğerleri gibi Kıbrıslı(rum) şiirinin belirli bir biçimde kendi kendini mistikleştirme çabasıyla oluşumudur. Kendisinin çevrilebilirliğinin farkında olmaması ve ulusalın getto, “folk”un bir devlet polikası gibi, kültürel sınırların dar bir şekilde tanımlanmasıyla kırılmaz bir geleneğin kimliğinin Avrupamerkezli tasarımı oluşuyordu. Kilise tarafından azizlik mertebesine yükseltilen geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Kostas Montis (1914-2004) şiirlerinden birinde şöyle der: “Hangi devlet baylar, hangi devlet?/biz devletin birbiri ardı sıra dizilen kazıkları üzerinde yürüyoruz. “ ve ”Bayraklar çok gürültülü bugün/belki de istekli biçimlerini temellerinden aldılar/ve onlar ne asabiler.”

Adanın kültürünün ayrışmasında ister istemez tanımlanamaz “sınır düşünceleri”ni, ulusaldan yola çıkıp bir yerlere vararak, yeni bir şiirin ve imgenin poetikası içine giren bir yerlere -neresi olduğu önemli değil- sosyal olgular olarak imgelenen ve siyasi ve ahlaki tek-mantıklı yerdeğiştirme hareketleri ve dillerarası ve yerlerarası geçişmelerin mantığını aramayı düşünüyoruz. Lysandros Pitharas şöyle der:” ve dilimi sapladım/tarihimin deliğinin içine/ve ayakparmaklarımı solucan gibi nemli kumların içine sokuyorum, kafeteryanın ardında,/yeşil hattı göremediğimi fark ediyorum, göremiyorum.”

Çeviri nihai olarak bir metafordur, bir yerden başka bir yere taşınır, sürprizlere açıktır, suçlandırmadır, tartışmadır – yaratıcı geçmişlerle ve diğerleriyle bağlantılıdır. Adriana Lerodiaconou şiirlerinden birinde: “Yeşil günlere uçar dosdoğru kırlangıçlar, tereddütsüz/yıllardır yürüyoruz ve deniz bizi unuttu ve bir sözcük haline geldi” ve diğer bir şiirinde de “kuru toprakta gördüğümüz/ bir gemi gibi”. Eğer yeni bir söylem bulunacaksa süreklilik yerine ayrışmanın poetikasına bakılmalı – dilimizi dönemler ve yazarlardansa deliklerin arasına sokmalıyız – ayrılış ve varış arasındaki doğrusal olmayan bağlantı üzerinde ısrarlı olarak, nitekim varış sadece belirli bir sonuç değildir fakat kültürel çevrilebilirliğin ve hafızanın sürecidir de.

Çeviri hem pratik hem de metaforik bir süreçtir – metafor karşıya iletilir ve deniz tarafından anımsanır. Nihayetinde de sınır düşünceleriyle karşı karşıya gelir, ulus biçiminin dinleme yoluyla genişlemesi ve dalgalanmalar içinde yutulması toprağın başlangıç ve bitiş çeşitliliğinde ulusun dış biçimini açıkta bırakır. Kültür ve tarih üzerine çeviri perspektifi sınır gerilimleriyle odaklanarak bölgeleştirme yoluyla mutlak bireysel metinlerin uygulanmasına doğru kuvvetli bir eleştiri yapar. Şiir nihai olarak çeviride bulundu (kaybedilmedi), termodinamik enerjide erotikler ve kazanılamayan enerji miktarı kabul kaynağı ile kabulden gelen kaynak arasında bir yerlerde durarak girer. Bir öznenin kendi kendisini söylem yapması başka biriyle simetrik bir ilişki kurmamasına bağlıdır. Tonis Melas’ın yukarıda da sözü edilen antolojide yer alan “Vapur” adlı şiirinde önerildiği gibi kendi kendini duyumsama yabancı denizlerde yolculuk yapan gemilerin ıstırabının bir parçasıdır. Bu belki de bedenin oyuklarının içinde titreyen bir bayrak ve denizde yankılanma olarak mecazlandırılmasıdır.

Uluslarüstü bir oluşum olan Avrupa Topluluğuna girmenin eşiğinde bir biçim olarak ulus kavramının eleştirisiyle uğraşmaktayız. Şairler (belki de marjinal şaman sesleri duyarak) Avrupamerkezciliğe ve kozmopolitan aydınlanmanın hegamonyasına bir karşı koyma durumundalar. Karşılaştırmalı edebiyata burada bir anımsamayla not düşerek, onun bütün antimilliyetçi ve geçişkenkültürlü insani isteklerin disiplinin temelinde bu çelişkilerle temellendirildiğiyle sonuçlandırabiliriz. Bu, genellikle Leo Spitzer ve Eric Auerbach gibi kişiliklerin de içinde bulunduğu 1940 ve 50’li yıllarda yapılan İstanbul seminerleriyle bağlantılandırılır. Auerbach Avrupa’nın sınırlandan yazmaktadır “İstanbul sürgününden” feryat etmektedir tartışılan Mimesis adlı klasik eserinde. Emily Apter rafından son zamanlarda vurgulanmakta olan Auerbach’ın kendini iyi bir kosmopolit bir ortamda bulmasıdır (ki o çalışma arkadaşı Spitzer’i Türkçe bilmediği için sevmemişti.) Sürgünün kendi fetişi karşılaştırmalı edebiyatın doğumunda bir ayraç oluşturdu. Paradoksal olarak Kemalist milliyetçilik kozmopolit Avrupa kültürünü ithal etmeye şevkli göründü, bu en azından Auerbach’ın seminer çalışmasıdır. Ayrıştırma yaratıcı bir şekilde sınır düşüncelerinin etkin hale getirilmesidir.





Stephanos Stephanides

Çeviren : Bora Ercan