SAYI 19 / 08 KASIM 2004

 

TÜRKİYE’DE EDEBİYAT PSİKOSOSYOLOJİNİN EKSİKLİĞİ ÜZERİNE

Devrim Güven



Olay ve olguları anlamak ve açıklamakta en önemli yollardan biri de olay ve olgular arasında neden-sonuç ilişkisi kurmaktır. Bu ilişki bir şekilde diyalektik bir sürecin de tetikleyicisi ve sürdürümcüsüdür. Ülkemizde gerek gündelik yaşantıda gerek siyasal yaşantıda ve gerekse bilim, sanat ve kültür yaşantısında bu ilişkinin, ne yazık ki, tek yönlü olduğunu görüyoruz. Sonuçlarla ilgileniliyor hep, nedenler ikinci planda. Hatta bir nedenselleştirme süreci daha başlangıç aşamasındayken başka bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu topraklarda yetişmiş ve hala daha bu topraklarda yaşayarak dünya çapında bir yeri olan sporcu, biliminsanı, sanatçı vs., sayısının genel nüfusa oranının azlığı bile bir sonuçtur örneğin, ancak bunun nedenlendirilmesi, sorunsallaştırılması ve çözümlenmesi gerçekleşmemektedir. Bu kısa denemede bir açıdan böyle bir şey yapmaya çalışacağım.

Osmanlı İmparatorluğunun yayıldığı geniş coğrafya gözönüne alındığında, sadece Anadolu’da bile homojen olmayan kültür ve üretim-tüketim ilişkisi gereği, bugün dünya üzerindeki kültürel kalıtlarının çok sınırlı olduğu görülür. Diyesim koskoca Osmanlı İstanbul, Bursa, Edirne ve Konya gibi birkaç şehir dışında neredeyse yoktur dünya üzerinde. Osmanlı ile karşılaştırılabilecek diğer büyük bir imapratorluk olan Roma İmparatorluğunun izleri günümüzde Kuzey Afrika’dan, Orta Doğu ve İran, Pakistan, Afganistan’da hala daha görülebilir.

İstanbul’a sıkışmış bir Osmanlı; 19. yüzyılda bile 10 katlı apartmanlarla dolu bir şehir, birkaç kilometre öteye gidildiğinde ise Anadolu’da toprak damlı kerpiç evler. İzmir’de bile 6 katlı apartmanlar 1970’lerde inşa edilmeye başlanmıştı. Bu örneği verme nedenim bugün sancısı çekilen çarpık kentleşme ve bir nüfus dağılım planlaması olmamasıdır. Böyle olunca bütün ekonomik etkinliklerin İstanbul için yapıldığı bir üretim durumu söz konusu Anadolu’da. Bu konuda Süreyya Faruk’un kitapları oldukça belirleyici.

Her ne kadar Cumhuriyetin kurulması ve Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle bu dengesizliğin Anadolu’yu güçlendirerek aşılmasının yolu açılmışsa da 1950 sonrası günü kurtarma politikaları sonucu günümüz İstanbul’una gelmiş bulunmaktayız. Osmanlı’nın tüm sanatsal etkinliğinin, üretiminin de İstanbul’da olması kaçınılmazdı böylece. Cumhuriyet sonrasında Ankara’ya da yazarların yerleşmesi, örneğin Kültür Bakanlığının Çeviri Bürosu kurması, bir de buna paralel politikalarla Köy Enstitüleri olgusu sanatın diğer dallarında olmasa bile edebiyatta bir çeşit Anadolu etkinliğinin artmasını sağlamıştır.

Belki de ülkemizde eğitim ve kültürel çalışmaların homojen dağılımını sağlayacak tek kültür politikaları bu politikalardı. Bundan sonra hep kültürsüzleştirme politikaları baskın çıktı. Başlangıçta sözünü ettiğim neden-sonuç ilişkisinin Demokrat Parti iktidarı öncesindeki kültür politikalarında var olduğu söylenebilir. Köy Enstitüleri bir sonuçtu, eğitimin eksikliği ise bir neden; köy enstitülerinin Anadolu’nun değişik yerlerinde kurulması bir sonuçtu, Anadolu’nun geri bırakılmışlığı ise bir neden; örnekler çoğaltılabilir. Demokrat Partinin de kendine göre bir neden-sonuç ilişkisi gereği bu politikaları sona erdirdiği de başka bir gerçeklik, fakat, her ne kadar çelişki gibi algılansa da onların politikalarının sonucu bu neden-sonuç ilişkilerinin yavaş yavaş yok olmasıdır. Bugün ülkemiz eğitim sisteminde neden diye soran öğrenci sayısı yoktur, öğrencisine neden diye sorma olanağı tanıyan öğretmen de, dolayısıyla neden diye soramayan insanların oluşturduğu bir topluluk; neden diye soramadıklarının de nedenini soramayan....

2000’li yıllarda Türkiye Kültürü bireysel çabalar olmasa devletin güdük kültür politilarına sıkışıp kalacak. Kültür Bakanlığı, ne trajikomiktir değil mi, 1950 öncesi çeviri bürosunun çevirdiği kitapları basmakta.

Bugün İstanbul dünya çapında bir metropol. En küçük bir doğa olayında hayatın durduğu bir yer aynı zamanda. Yanlış politikaların bir sonucu: iç göç Anadolu’yu yok ederken İstanbul’u da yok etti. Günümüzde sanatsal ve kültürel üretimin merkezi de hiç kuşkusuz İstanbul. Aslında İstanbul da değil, İstanbul’daki bir kaç semt. Anadolu’nun büyük ve zengin kentlerinden olan Kayseri’de Michel Moore’un yönetmeni olduğu Fahreniet filmini 4 gün boyunca kimsenin izlememesi (bu şehirde üniversite var en azından) nasıl açıklanır.

Son günlerin hararetli tartışması Türkiye’de romanın patladığı üzerinedir. İlginçtir, bundan 3-4 yıl önce İstanbul’a geldiğim ilk günlerde Türkiye’de şair ve şiir enflasyonu üzerine yazılar yazılıyor, saptamalarda bulunuluyordu. Ne tip bir borsadır bu, şimdi şiir kitaplarının sayısı inanılmaz düşmüş. İlginç olan başka bir nokta da sanatın diğer dallarındaki nicelik artışının o sanatı üretenler tarafından negatif algılanmaması; örneğin ressam, fotoğraf sanatçısı, sinema yönetmeni bolluğunun ya da filmlerin çoğalmasının, resim sergilerinin artmasının enflasyonist bir tarzda açıklanmaması. Gelin görün ki yazarlara yine en büyük kötülük yazarlardan gelir ve herkes neden roman yazmaya başladı diye düşünülmeden, herkesin roman yazması eleştiri konusu olur. Yazarların payları diğer sanat dallarına göre daha küçük olduğu için bir paylaşım sorunu olsa gerek bu tepkiler.

Bu süreçte nitelik düşüşü kaçınılmazdır elbette, eleştirmenlerin (kaç kişiler?) haklı oldukları noktalardır bunlar ancak sahiden neden roman Türkiye’de patladı sorusuna bir yanıt arayalım. Batı edebiyatı, daha doğrusu sanayileşmiş ülkelerin edebiyatları incelendiğinde o ülkelerde de romanın diğer türlere göre her zaman çok sattığı görülür. Ancak orada, örneğin İngiltere’de yazınsal değeri düşük, daha çok popüler olan ‘fiction’ kurmaca türü eserlerin baskın olduğu görülür. Başka bir deyişle yazınsal değeri yüksek olan romanlar orada da satmamaktadır diğerlerine kıyasla. Neden olarak ise metro kültürünü verebilirim. Binlerce insan sabah işlerine giderken metroda çevrelerine bakmaktansa, ki görebilecekleri bir yer yok, kafalarını kitaplarına gömüp bu sıkıntıdan kurtulmak istemektedirler. Bu basit örneğin altında yatan sanayileşmiş toplum insanlarının psikolojik durumlarıdır. Eğitim sisteminin ideolojilerüstü bir yapıda olması, sözlü toplum olmamaları, dillerinin belirli bir yapıda olmaları, nüfuslarının ve ekonomik yapılarının Türkiye’ye göre homojen dağılmış olması gibi nedenler de verilebilir.

İstanbul’da geçmiş yıllara göre oldukça farklılaşan sosyal yapı günümüz Türkiye edebiyatına damgasını vurmuştur. Bugün Levent’te iş kuleleri (19.yüzyıl Osmanlısının 10 katlı binalarıyla karşılaştırılabilir), bu iş merkezlerinde çalışan binlerce insan, iş kollarının dallanması, budaklanması, çeşitlenmesi kısacası; bu iş kollarında çalışan insanların eğitim durumlarının, ekonomik durumlarının iyi olması, kadınların belli başlı bir konumda olması ve bu insanların yaşadıkları sıkıntılar. Bu sıkıntılar en iyi düzyazıyla, ancak sanat değeri düşük bir düzyazıyla ifade edilebilir. Bununla birlikte, bu eğitim ve ekonomik dengesizliğin bir tepkisi de söz konusudur: toplumun diğer katmanları da kendilerini ifade etme aracı olarak kurmaca türünü seçmişlerdir. Batı toplumları örneğinde olduğu gibi kendini en iyi ifade aracı, anlaşılabilirlik ve paylaşılabilirlik bağlamında yazınsal ve dolayısıyla düşünsel değeri düşük olan kurmaca türüdür. Bu türe Anadolu’dan pek ses çıkmamaktadır. Anadolu insanı kendini ifade aracı olarak şiiri tercih etmektedir, örnek olarak şiir ağırlıklı taşra edebiyat dergileri verilebilir.

Bu noktada Teknolojik gelişmelerden özellikle bilgisayar ve internetten de kısaca söz etmeliyiz. Başka bir yazımda bilgisayarda hızla üretilen metinlerin aynı hızla basılıp tüketileceğini vurgulamıştım. Günümüz kurmaca yazınının olmazsa olmaz araçlarından biridir bilgisayarlar. Bir başka nokta ise bilgisayarın fantastik edebiyatın yaygınlaşmasında büyük bir etken olması. Tolkien’in yıllar yıllar sonra Türkiye’de keşfedilmesinin başka ne gibi bir açıklaması olabilir. Teknolojinin basım yayın işlerini ne denli kolaylaştırdığı ise başka bir gerçeklik. Bu hız para akışını da hızlandırıp, maliyetleri düşürmekte. Örneğin bir kitabın yeniden dizilmesi söz konusu olmamakta. Yazar zaten bilgisayarda yazmaktadır. Ancak bu hız tutkusu, çağımızın hastalığı, yineleyelim, niteliği düşürmekte.

Bugün Türkiye’nin ne şaire ne romancıya ne de öykücüye gereksinimi vardır. Madem birkaç yılda yazarların ve toplumun eğilimi böylesine birden değişiveriyor, o halde gelecekte düşünsel ağırlığı yüksek deneme, inceleme, araştırma ve yine yazınsal değeri yüksek romanlar yaygınlaşabilir, inanın bu tip ürünlerin sayısının artmasıyla toplum da değişecektir. Çünkü belki bütün bu yazıdan çıkarılacak tek sonuç günümüzde yaşanan (düşünsel) sancının geçmiştekinden farklı olarak devletin politikalarının toplumu değiştirmesi değil, edebiyatın değişen topluma uymasıdır, başka bir deyişle edebiyatın toplumu dönüştürmede geri kalmasıdır.