Olay
ve olguları anlamak ve açıklamakta en önemli yollardan biri de olay
ve olgular arasında neden-sonuç ilişkisi kurmaktır. Bu ilişki bir
şekilde diyalektik bir sürecin de tetikleyicisi ve sürdürümcüsüdür.
Ülkemizde gerek gündelik yaşantıda gerek siyasal yaşantıda ve gerekse
bilim, sanat ve kültür yaşantısında bu ilişkinin, ne yazık ki, tek
yönlü olduğunu görüyoruz. Sonuçlarla ilgileniliyor hep, nedenler
ikinci planda. Hatta bir nedenselleştirme süreci daha başlangıç
aşamasındayken başka bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu topraklarda yetişmiş
ve hala daha bu topraklarda yaşayarak dünya çapında bir yeri olan
sporcu, biliminsanı, sanatçı vs., sayısının genel nüfusa oranının
azlığı bile bir sonuçtur örneğin, ancak bunun nedenlendirilmesi,
sorunsallaştırılması ve çözümlenmesi gerçekleşmemektedir. Bu kısa
denemede bir açıdan böyle bir şey yapmaya çalışacağım.
Osmanlı İmparatorluğunun
yayıldığı geniş coğrafya gözönüne alındığında, sadece Anadolu’da
bile homojen olmayan kültür ve üretim-tüketim ilişkisi gereği, bugün
dünya üzerindeki kültürel kalıtlarının çok sınırlı olduğu görülür.
Diyesim koskoca Osmanlı İstanbul, Bursa, Edirne ve Konya gibi birkaç
şehir dışında neredeyse yoktur dünya üzerinde. Osmanlı ile karşılaştırılabilecek
diğer büyük bir imapratorluk olan Roma İmparatorluğunun izleri günümüzde
Kuzey Afrika’dan, Orta Doğu ve İran, Pakistan, Afganistan’da hala
daha görülebilir.
İstanbul’a sıkışmış bir Osmanlı; 19. yüzyılda bile
10 katlı apartmanlarla dolu bir şehir, birkaç kilometre öteye gidildiğinde
ise Anadolu’da toprak damlı kerpiç evler. İzmir’de bile 6 katlı
apartmanlar 1970’lerde inşa edilmeye başlanmıştı. Bu örneği verme
nedenim bugün sancısı çekilen çarpık kentleşme ve bir nüfus dağılım
planlaması olmamasıdır. Böyle olunca bütün ekonomik etkinliklerin
İstanbul için yapıldığı bir üretim durumu söz konusu Anadolu’da.
Bu konuda Süreyya Faruk’un kitapları oldukça belirleyici.
Her ne kadar Cumhuriyetin kurulması ve Ankara’nın
başkent ilan edilmesiyle bu dengesizliğin Anadolu’yu güçlendirerek
aşılmasının yolu açılmışsa da 1950 sonrası günü kurtarma politikaları
sonucu günümüz İstanbul’una gelmiş bulunmaktayız. Osmanlı’nın tüm
sanatsal etkinliğinin, üretiminin de İstanbul’da olması kaçınılmazdı
böylece. Cumhuriyet sonrasında Ankara’ya da yazarların yerleşmesi,
örneğin Kültür Bakanlığının Çeviri Bürosu kurması, bir de buna paralel
politikalarla Köy Enstitüleri olgusu sanatın diğer dallarında olmasa
bile edebiyatta bir çeşit Anadolu etkinliğinin artmasını sağlamıştır.
Belki de ülkemizde eğitim ve kültürel çalışmaların
homojen dağılımını sağlayacak tek kültür politikaları bu politikalardı.
Bundan sonra hep kültürsüzleştirme politikaları baskın çıktı. Başlangıçta
sözünü ettiğim neden-sonuç ilişkisinin Demokrat Parti iktidarı öncesindeki
kültür politikalarında var olduğu söylenebilir. Köy Enstitüleri
bir sonuçtu, eğitimin eksikliği ise bir neden; köy enstitülerinin
Anadolu’nun değişik yerlerinde kurulması bir sonuçtu, Anadolu’nun
geri bırakılmışlığı ise bir neden; örnekler çoğaltılabilir. Demokrat
Partinin de kendine göre bir neden-sonuç ilişkisi gereği bu politikaları
sona erdirdiği de başka bir gerçeklik, fakat, her ne kadar çelişki
gibi algılansa da onların politikalarının sonucu bu neden-sonuç
ilişkilerinin yavaş yavaş yok olmasıdır. Bugün ülkemiz eğitim sisteminde
neden diye soran öğrenci sayısı yoktur, öğrencisine neden diye sorma
olanağı tanıyan öğretmen de, dolayısıyla neden diye soramayan insanların
oluşturduğu bir topluluk; neden diye soramadıklarının de nedenini
soramayan....
2000’li yıllarda Türkiye Kültürü bireysel çabalar
olmasa devletin güdük kültür politilarına sıkışıp kalacak. Kültür
Bakanlığı, ne trajikomiktir değil mi, 1950 öncesi çeviri bürosunun
çevirdiği kitapları basmakta.
Bugün İstanbul dünya çapında bir metropol. En küçük
bir doğa olayında hayatın durduğu bir yer aynı zamanda. Yanlış politikaların
bir sonucu: iç göç Anadolu’yu yok ederken İstanbul’u da yok etti.
Günümüzde sanatsal ve kültürel üretimin merkezi de hiç kuşkusuz
İstanbul. Aslında İstanbul da değil, İstanbul’daki bir kaç semt.
Anadolu’nun büyük ve zengin kentlerinden olan Kayseri’de Michel
Moore’un yönetmeni olduğu Fahreniet filmini 4 gün boyunca kimsenin
izlememesi (bu şehirde üniversite var en azından) nasıl açıklanır.
Son günlerin hararetli tartışması Türkiye’de romanın
patladığı üzerinedir. İlginçtir, bundan 3-4 yıl önce İstanbul’a
geldiğim ilk günlerde Türkiye’de şair ve şiir enflasyonu üzerine
yazılar yazılıyor, saptamalarda bulunuluyordu. Ne tip bir borsadır
bu, şimdi şiir kitaplarının sayısı inanılmaz düşmüş. İlginç olan
başka bir nokta da sanatın diğer dallarındaki nicelik artışının
o sanatı üretenler tarafından negatif algılanmaması; örneğin ressam,
fotoğraf sanatçısı, sinema yönetmeni bolluğunun ya da filmlerin
çoğalmasının, resim sergilerinin artmasının enflasyonist bir tarzda
açıklanmaması. Gelin görün ki yazarlara yine en büyük kötülük yazarlardan
gelir ve herkes neden roman yazmaya başladı diye düşünülmeden, herkesin
roman yazması eleştiri konusu olur. Yazarların payları diğer sanat
dallarına göre daha küçük olduğu için bir paylaşım sorunu olsa gerek
bu tepkiler.
Bu süreçte nitelik düşüşü kaçınılmazdır elbette,
eleştirmenlerin (kaç kişiler?) haklı oldukları noktalardır bunlar
ancak sahiden neden roman Türkiye’de patladı sorusuna bir yanıt
arayalım. Batı edebiyatı, daha doğrusu sanayileşmiş ülkelerin edebiyatları
incelendiğinde o ülkelerde de romanın diğer türlere göre her zaman
çok sattığı görülür. Ancak orada, örneğin İngiltere’de yazınsal
değeri düşük, daha çok popüler olan ‘fiction’ kurmaca türü eserlerin
baskın olduğu görülür. Başka bir deyişle yazınsal değeri yüksek
olan romanlar orada da satmamaktadır diğerlerine kıyasla. Neden
olarak ise metro kültürünü verebilirim. Binlerce insan sabah işlerine
giderken metroda çevrelerine bakmaktansa, ki görebilecekleri bir
yer yok, kafalarını kitaplarına gömüp bu sıkıntıdan kurtulmak istemektedirler.
Bu basit örneğin altında yatan sanayileşmiş toplum insanlarının
psikolojik durumlarıdır. Eğitim sisteminin ideolojilerüstü bir yapıda
olması, sözlü toplum olmamaları, dillerinin belirli bir yapıda olmaları,
nüfuslarının ve ekonomik yapılarının Türkiye’ye göre homojen dağılmış
olması gibi nedenler de verilebilir.
İstanbul’da geçmiş yıllara göre oldukça farklılaşan
sosyal yapı günümüz Türkiye edebiyatına damgasını vurmuştur. Bugün
Levent’te iş kuleleri (19.yüzyıl Osmanlısının 10 katlı binalarıyla
karşılaştırılabilir), bu iş merkezlerinde çalışan binlerce insan,
iş kollarının dallanması, budaklanması, çeşitlenmesi kısacası; bu
iş kollarında çalışan insanların eğitim durumlarının, ekonomik durumlarının
iyi olması, kadınların belli başlı bir konumda olması ve bu insanların
yaşadıkları sıkıntılar. Bu sıkıntılar en iyi düzyazıyla, ancak sanat
değeri düşük bir düzyazıyla ifade edilebilir. Bununla birlikte,
bu eğitim ve ekonomik dengesizliğin bir tepkisi de söz konusudur:
toplumun diğer katmanları da kendilerini ifade etme aracı olarak
kurmaca türünü seçmişlerdir. Batı toplumları örneğinde olduğu gibi
kendini en iyi ifade aracı, anlaşılabilirlik ve paylaşılabilirlik
bağlamında yazınsal ve dolayısıyla düşünsel değeri düşük olan kurmaca
türüdür. Bu türe Anadolu’dan pek ses çıkmamaktadır. Anadolu insanı
kendini ifade aracı olarak şiiri tercih etmektedir, örnek olarak
şiir ağırlıklı taşra edebiyat dergileri verilebilir.
Bu noktada Teknolojik gelişmelerden özellikle bilgisayar
ve internetten de kısaca söz etmeliyiz. Başka bir yazımda bilgisayarda
hızla üretilen metinlerin aynı hızla basılıp tüketileceğini vurgulamıştım.
Günümüz kurmaca yazınının olmazsa olmaz araçlarından biridir bilgisayarlar.
Bir başka nokta ise bilgisayarın fantastik edebiyatın yaygınlaşmasında
büyük bir etken olması. Tolkien’in yıllar yıllar sonra Türkiye’de
keşfedilmesinin başka ne gibi bir açıklaması olabilir. Teknolojinin
basım yayın işlerini ne denli kolaylaştırdığı ise başka bir gerçeklik.
Bu hız para akışını da hızlandırıp, maliyetleri düşürmekte. Örneğin
bir kitabın yeniden dizilmesi söz konusu olmamakta. Yazar zaten
bilgisayarda yazmaktadır. Ancak bu hız tutkusu, çağımızın hastalığı,
yineleyelim, niteliği düşürmekte.
Bugün Türkiye’nin ne şaire ne romancıya ne de öykücüye
gereksinimi vardır. Madem birkaç yılda yazarların ve toplumun eğilimi
böylesine birden değişiveriyor, o halde gelecekte düşünsel ağırlığı
yüksek deneme, inceleme, araştırma ve yine yazınsal değeri yüksek
romanlar yaygınlaşabilir, inanın bu tip ürünlerin sayısının artmasıyla
toplum da değişecektir. Çünkü belki bütün bu yazıdan çıkarılacak
tek sonuç günümüzde yaşanan (düşünsel) sancının geçmiştekinden farklı
olarak devletin politikalarının toplumu değiştirmesi değil, edebiyatın
değişen topluma uymasıdır, başka bir deyişle edebiyatın toplumu
dönüştürmede geri kalmasıdır.