Kimi zaman çok canımızı sıkar modern yaşam çooook... Basıp gidesimiz, bir daha dönmeyesimiz gelir... Ve genelde, tropik bir ada düşleriz; yüksek palmiyeleri ve hindistancevizi ağaçlarıyla, masmavi açık denizi, inci inci kumsallarıyla... Belki de yerliler yaşıyordur adada?! Dinsel törenleri için kurban edecek beyaz adam/kadın arıyorlardır?! Umursamayız... Bunu düşünmeyiz bile. Çünkü o ada, bizim düşlerimizdeki adadır. Düşlerdeki bir adada, yerliler olmaz; ille de olacaklarsa zararsız olurlar, Cuma gibi olurlar anca'... Ya da belki vahşi hayvanlar vardır?! 'King Kong' filmini anımsayalım: O güzelim Kafatası Adası, adını nereden aldığını kısa sürede göstermişti davetsiz konuk beyaz adamlara...
Adalar, hala düş olarak yaşıyorlar bizde, ulaşılmaz olsalar da... Ada, bir laik cennettir aslında... Din tarafından değil kendi düşlerimiz tarafından düzenlenen bir cennet... Ve belki biz Türkiye insanları için ada, bir düş olarak büyümeye oldukça eğilimli çünkü ne ada devletidir Türkiye ne de bolca ada taşır bünyesinde, üç tarafı denizle çevrili olsa da... Gökçeada, Bozcaada, Marmara Adaları, İstanbul Adaları, başka bölgelerde ufak tefek adalar ve elbette, insanı büyüleyen o Ahtamar Adası... İstanbul Adaları'nın keyfi elbette farklıdır... En tepesine çıkarsınız adanın ve varoluşunuzda yeni kanallar açar gördükleriniz ve konumunuz...
Adalar düşümüzdür, ama onların hızla ortaya çıktıkları gibi hızla yokolabileceklerini unuturuz... Biz Türkiyeliler için ada ve tsunami tehlikesi eşanlamlı değildir örneğin... Oysa Pasifikliler için böyledir... 'Gel'de giden, 'git'te gelen, gelgitlerle gitgeller yaşayan ada-devletlerdir bunlar ve örneğin Filipinler'de ve Endonezya'da, bu nedenle, adaların tam sayısı bilinmemektedir... Kulağınızı her zaman, okyanus dalgalarının seslenişinin okşadığı ada-ülkelerdir bunlar... Bu sesleniş bir kez kulağınızı okşamaya başladı mı, Endonezya'nın tüm adalara isim koyma çalışmasının başarısızlığa mahkum olduğunu anlarsınız... Dahası, kulağınızı okşayan sesleniş, size, Odysseus'u anımsatır; O'nun kendinden geçişini Sirenler Diyarı'nda... Ve o sirenler ki, ilerleyen yüzyıllarda, modern yaşamlarımızda, araba seslerine ad olmuştur...
Pasifik, kulaklarımı doldurmadan önce, daha küçük bir çocukken de merak etmiştim: "Neden Büyükada'ya 'büyük' denmişti? Küçükada da var mıydı?" Yanıtı, yıllar sonra, Pasifik fısıldadı kulaklarıma: "Evet! Mikronezya!"
Mikronezya gelsin artık bu yazıya! Her zaman Adalar'dan bir yar mı gelecek?! Bu kez Ada'nın kendisi gelsin ya da Adalar'ın! Batı Pasifik'te engin mi engin bir okyanus alanına ekmek kırıntıları gibi darmadağınık dökülmüş, irili ufaklı değil yalnızca ufaklı adalardan oluşan Mikronezya ada-devletlerinden söz açalım. 8 tanedirler: Mikronezya Federal Devletleri, Marşal Adaları Cumhuriyeti, Palau Cumhuriyeti, Kuzey Maryana Adalar Birliği, Nauru Cumhuriyeti, Kiribati Cumhuriyeti, Guyam Bölgesi, Wake Adası Bölgesi...
Ne uzaktır bu ada-devletler Türkiye'ye; hem düşünsel olarak hem de fiziksel olarak amma da uzaktırlar! Türkiye'de bir tek, Kiribati bilinir; o da, Yılbaşı'nda, "yeni yıla giren ilk ülke" diye haberlerde gösterildiği için... Ama modern yaşamın koşuşturmacasında düşleyip de durduğumuz adalar işte buradadırlar. Onlar ki, en yitik ülkeleridir yeryüzünün...
Bu gezi yazısında, "ne güzeldir bu adalar, ne güzeldir" demek de olanaklıydı ama o kadar uzaklar ki, oraya gidene kadar, insanlarımız Büyükada'ya gider daha iyi... Yine de, Büyükada'da, o okyanus çağrısının zerresi bulunamaz; çünkü Büyükada, çoktan, modern yaşamımızın bir parçası olmuştur... Belgrad Ormanı'nın, Vietnam'daki bir tropikal ormanın tadını veremeyecek oluşu gibi... Çünkü ne Robinson Crusoe Büyükada'da yaşayabilir artık ne de Tarzan, Jane'i Belgrad'da kollarına alabilir...
YTL'ye geçmeden önce, dünyada, Türkiye'yle çok dalga geçilirdi. 6 sıfırı duyanlar, "siz herhalde alışverişe kocaman para çantalarıyla gidiyorsunuz" deyip kahkahayı patlatırlardı. Bu gidişle, yeni 6 sıfırlar eklenir ilerleyen yıllarda ve YYTL'ye geçmek zorunda kalır ülke... Yeni YTL... Ama konumuz bu değil... Bize, paramızdaki 6 sıfır ağır geledursun; Mikronezya'daki adalardan biri olan Yap Adası, disk biçiminde ve ortası delik olan kocaman taşparalarıyla ünlü... Bu paralar, taşplaklar gibi ağır ve eskiler, ve çoğunluğu, birkaç kişinin birlikte taşıyamayacağı kadar büyük... İktisattaki 'nakitlik tercihleri' kavramını allak bullak edici bir durum var karşımızda... Nakiti, sözgelimi, altın'dan ayıran özellik, alışveriş için kolaylıkla kullanılıyor olabilmesidir.
Bir ülkede enflasyon yüksekse, hükümetin alacağı önlemlerden biri, sistemdeki para arzını azaltmaktır. Bunu da piyasadan nakit çekecek açık pazar işlemleriyle yapar. Böylece, nakitleri nakit olmayanlar lehine azaltmaya çalışır. Peki Yap'ta ne olacak? Nakit para, zaten nakit olmayan özellikler taşıyor... Her neyse... Gezi yazısından, iktisatın karmaşık dünyasına girerek okurumuzu sıkmayalım değil mi...
Yap'ın yaklaşık 6,800 tane olan dev taşparaları, evlilik, toprağın eldeğiştirmesi ve tazminat gibi durumlarda kullanılıyor... Artık, Amerikan doları yaygın dolaşımda ve dev taşparalar, daha çok, hatıra fotoğrafı çektirmek isteyen turistlere çalışıyor... Bunları anlattık anlatmasına da, Türkiye'de şöyle konuşmaların geçmesi olası:
Kam: Nereye "gittim" demiştin sen? Gezgin: Yap Adası'na, 7 okyanus boyu uzakta... Kam: Niye gittin o kadar uzağa, gittin de niye bu kadar çabuk döndün?! Gezgin: Para görmeye gittim. Kam: Çalışmaya mı gittin yani? Hani? Çalışmadan döndün?! Gezgin: Yok, Yaplıların değişik paraları var, onları görmeye gittim... Kam: Ne var parada canım, aha ben sana göstereyim. (Gülerek, başından aşağı kağıtlar savurur) Gezgin: Yok, onlarınki farklı. Dev taşparaları var 10 kişinin birlikte zor taşıyabilecekleri... Onları görmeye gittim. (Ayrıntısını anlatır) Kam: (Biraz düşünür) Bizim de Yap paramız var. Niye gittin ki sen oraya? Gezgin: Ner'de? Büyükada'da mı? Hah hah hah... Kam: Sultanahmet'in or'da çok var... Dikilitaş var. Sonra Taksim Anıtı da bir tür Yap parasıdır. Taşların ne olduğu değil senin onları nasıl gördüğün önemli!.. Peki gittin de niye bu kadar çabuk döndün? Gezgin: Parasız kaldım... Cebimdeki YTL, taşpara almaya yetmedi...
Bizim şimdi tam da burada çizdiğimiz tablo, bir mutluluk tablosu... Abidin Dino, Nazım Hikmet'in o ünlü sorusuna Pasifik'te "evet" deyip de mutluluğun tablosunu çizseydi, herhalde Mikronezya Adaları'nı seçerdi çizmek için... Düşlerde de herzaman kötü yönler vardır; yoksa da olmalı! Ne yazık ki, 'laik cennet' dediğimiz Mikronezya adalarında, kabileler arasında en üstün kural, "güçlü olan kazanır!" Bakmayın siz, Erich Fromm başta olmak üzere birçok dünya barışı yanlısı düşünürün ilkel toplumları yüceltmesine... Devletin oluşmadığı yerde, "güçlü, güçsüzü ezer". Sorun, devletin olup olmaması değil, devletin ne tür özelliklere sahip olduğu ve kimin devleti olduğudur. Yoksa, güçsüzü ezen çokça devlet var tarihte ve bugün... Dünya barışı yanlısı düşünürler, görmedikleri ilkel toplumları ülküselleştirirken, gerçek, bir yerli gibi yerli yerinde ve yerlinin yerinde duruyor. İlkel toplumlarla bir güncük bile geçirseler, görüşlerini geri alırlardı...
Konumuz, Pasifik'se; okyanustan söz açacağız mutlaka... Yap ve diğer tüm Mikronezya adaları, okyanus tabanı varsıllığıyla ünlü... Dupduru sularda, binlerce çeşit deniz varlığı yaşayıp gidiyor. Bunlardan biri olan manta vatozu, özellikle Yap Adası'yla birlikte anılan bir balık. Geniş kanatlı bir kuş gibi endamıyla Yap Adası çevresinde devriye atıyor...
İnsanlarımız Büyükada'ya bile gidemezken, Mikronezya'dan söz etmek lüks elbette... İşte bunun için, bir gezi yazısı olarak düşünülmüş bu yazı, Türkiye'de bir bilim-kurgu yazısı olarak algılanacak... Ama olsun, en son, Çin de, onca açlığa ve yokluğa karşın uzaya yıldız-gezgini (İngilizce, astronot; Rusça kozmonot; Çince taykonot) gönderirken, bize, alt tarafı, dünyanın uzak bir köşesine gitmek bile lüks geliyor. O zaman bu yazıyı şöyle bitirelim: "Eller aya, biz yaya ve eller uzaya, biz gidemedik bile Mikronezya'ya"...
Yo, yo, bitirmeyelim. Bu bitiriş, karamsar oldu. İnsanların herzaman umuda ihtiyacı vardır. Öyleyse devam edelim:
Dev taşparaların ve vatozların adası Yap'a, Kaliforniya'da kıyıya bırakılmış notlu bir şişe ulaşmasın mı?! Tepesi attığında tsunamiye de kesen, varlıkları suya gömüp yoklukla bütünleyen dev okyanus, bu kez, taşıyıcı ve birleştirici yüzünü göstermişti... Yaplılar, notlu şişeyi alınca; kimbilir kaçıncı kez, bu engin mi engin okyanusta yalnız olmadıklarını anladılar... Zaten yalnız sayılmazlar artık... Yalnızlık, sizi kimsenin düşünmemesiyse, Yap, artık yalnız değil; çünkü en azından biz düşündük O'nu, burnumuza okyanusun tuzlu kokusunu çekip kulaklarımıza doldurduk okyanus gitgellerini ve gelgitlerini, birkaç dakika için de olsa... Yeni bir adaya yol almak için vakit tamamdır demek ki...
YELKENLER FORA!
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
İzinsiz Gösteri'de yayımlanan yazılar ve görselller izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz