SAYI 163 / OCAK 2008

 

RIZA



Zehra Koç
[email protected]


YANYANA

Bu gürül gürül otların yanıbaşında
Ağacın gölgesine değdi değecek
Tam şeftalinin kokusu başlarken
Öpüşmiye kıl kadar bitişik
Akarsuyun burnunun dibinde
Bu zulüm, bu haksızlık, bu işkence
Melih Cevdet Anday 

 

4 Ocak gunu vizyona sessizce bir film girdi... Tayfun Pirselioğlu'nun yönettiği Rıza.. Film, İstanbul'da, Anadolu yakasında bir, Avrupa yakasında üç olmak üzere sadece dört salonda oynuyor... Muhtemelen gösterimdeki ömrü iki haftayı aşmayacakt... 

Adana - İstanbul hattında kamyon şoförlüğü yapan Rıza'nın İstanbul'un ortasında düştüğü, çaresizliğin, vicdan azabının, ayakta ve hayatta kalma mücadelesinin öyküsü bu...


Hayatta sahip olduğu tek şey ipotekli kamyonu bozulunca  umutsuzca para arayışına giren Rıza , sonunda bir "suç işler". Onun yaşadığı çaresizlik, vicdan azabı ve Dostoyevski'yi çağrıştıran suç mahallinden ayrılamama hali, sizi de sinemanın  karanlığında ve perdenin karşısında çaresiz bırakır. Bir tür suç ortaklığı hissi yaşatan bir çaresizliktir bu.

Avurtları çökmüş, saçı sakalına karışmış, göz alttları torbalanmış, özetle cilalanmamış, en gerçek halleriyle karşınızda duran, T. Pirselimoğlu'nun deyişiyle "sıradan insanlar", yaşadığınız hayatın eğretiliğini başka bir görüntüyle yansıtır size.

Filmde, bu "asıl" öykünün ötesinde,  pek çok başka öykü var elbette;  birbiriyle kesişen, birbirinin içinde insan öyküleri bunlar...  İşsizlik, kaçak göçmenler, kentin kalabalığı içindeki öldürücü yalnızlık,  yabancılaşmış kimlikler, çaresizlik  içinde   istismara teslim olmuş  genç bedenler, içimizde her an çıkmaya hazır bekleyen suç ve şiddetin bastırılmışlığı, istanbul'da aslında kimin "öteki" olduğunun sorgusu, yalan üzerine kurulu, yalanla kurgulanmış hayatlar, asla itiraf edilemeyen ve edilemeyecek olan suçlar,  konuşmayan, konuşamayan insanlar, her an tehlikede olma hali, zulada  tutulan silahlar, korku, güvensizlik,  'istanbul aslında dünyanın en güzel şehirlerinden biri' "kabulüne" karşılık, dibine kadar  çarpık, kirli, çamura, toza, pisliğe bulanmış bir kent silueti...

Filmin bir diğer önemli yanı ise son derece sade ve yalın anlatımı... Gözünüzün  önünden akıp giden  kenttin ve insan yaşamlarının,  kör göze parmak yapmadan, biraz da belgesel tadında anlatımı özel ve ayrıcalıklı kılıyor bu filmi...  Bu topraklarda yapılan, "önemli yönetmenlerin" bol ödüllü filmlerinde dahi kapıldığınız, "insanlar böyle konuşmaz gerçek hayatta, böyle cümleler kurmaz"  hissini  yaşamıyorsunuz. Sakince ve özenle anlatıyor derdini; fazla söze gerek duymadan...

Film genel olarak tanınmamış yüzlerle çekilmiş... Başrol oyuncusu Rıza Akın'ın ilk oyunculuk denemesi  ...  Rıza Akın, Nurcan Eren, Turgay Tanülkü, Melih Düzenli, Fatih Sevildi, Abdülkadir Fıçıcı, Menderes Samancılar, Mahir İpek, İsrafil Köse, Bülent Polat, İstar Gökseven'in rol aldığı film, Küçükpazar'da bir otelde çekilmiş. Tayfun Pirselimoğlu'nun ilk uzun metraj filmi "Hiçbiryerde" de olduğu gibi, yine  filmin görüntü yönetmenliğini Colin Mounier, sanat yönetmenliği de Natali Yeres yapmış. Müzik  yine Cengiz Onural'a ait...

Tabii bu filmi bir de İstanbul'un büyük, çok büyük, şık, hijyenik ve elbette sonunan kadar cilalanmış bir alışveriş merkezinde izleyip salondan dışarı çıktığınızda hissedeceğiniz, sıkı bir tokat yemiş olma hissi yada mide bulantısı olacaktır...

Bana olan ikincisiydi...

 

 

 

 

 

 

 


 

>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
İzinsiz Gösteri'de yayımlanan yazılar ve görselller izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz