Yazılarımızda çeşitli
defalar belirttik: özgürlük felsefeleri varoluşsal olmak zorundadır
ve insanı bu varoluşa (yapısalcılığın eleştirisini yok sayarak,
çok kabaca söyleyelim hadi) aldığı kararlar ve yaptığı seçimler
götürür. Varoluşçu felsefenin bizi mahkum ettiği özgür-lüğü verili
alarak, bu seçimlerin nasıl yapılması gerektiğine dair formel
bir yöntem gerek-liliğine işaret edecek ve kimi literatüre atıfta
bulunacağız.
Vefalı okur hatırlar, yazılarımızda usanmadan, bireyin beslenme,
giyinme, dinlenme, sevişme vb. hallerine dair seçimlerini eşitlikçi
ve özgürlükçü otobur düşünce (a.k.a egaliteryan vejetaryen anarşist
felsefe) dolayımında nasıl gerçekleştirmesi "gerektiğine"
dair kimi önerilerimizi manifeste etmekteyiz. Dahası, yukarıda
sıraladığımız kulvarların herhangi birindeki özgürlükçü ve eşitlikçi
tercih mantığının aslında, pek de zorlanılmadan, diğer parkurlara
da uyarlanabileceğini kimi yazılarımızda uzun uzadıya kanıtladık.
Seçimlere dair formalizasyon kuramlarını gözden geçirmeden önce,
bu yazıda odak-lanacağımız Sartre'cı varoluşçuluğun kimi basit
prensiplerini hatırlayalım.
1. Varoluş, özden önce gelir.
2. Değerler özneldir.
3. Özgürlüğe mahkumuz.
Listeyi uzatmak mümkün, fakat görülebileceği üzere, biz sadece
işimize yarayacak bir iki prensiple yetineceğiz.
Öykünün matematiksel geçmişi 1995'lere, belki de biraz zorlarsak
1960'lara kadar git-mekte. 2005'te İsveç Merkez Bankası adına
verilen ekonomi ödülünü kazanan Robert Aumann'ın, epistemik mantık
ve oyun teorisi sahalarında, yetersiz ve kimi zaman da yanlış
bilgi ön koşulları altında gerçekleştirilebilecek rasyonel seçim
kuramlarıyla birlikte, Auman-n'ın ödüldaşı John Nash'in de kendi
adıyla anılan denge kuramlarını geliştirmeye başla-ması; hem iktisat,
hem matematik, felsefe ve mantıkta oldukça önemli ve dikkate değer
sonuçlar doğurdu. Kipler mantığının da Kripke semantiği ile birlikte
taze bir ilgi sahası olarak belirmesi ve akabinde Hintikka'nın
bilginin ve inancın ("doğru olması gerekmeyen bilginin")
mantığını oluşturması, gerek iktisadi gerek politik seçimlerin
matematik ve mantık düzleminde incelenebilir olmasını sağlamıştır.
Nash, ortaklaşılmayan durumlarda oluşabilecek denge kuramıyla,
farklı ve/veya karşıt menfaatler güden kişi ve/veya grupların,
maksimum faydada birleşebilecekleri denge halini tanımlamış; Aumann
da, ödül konuşmasında siyonist tınılarıyla sunduğu gibi, eksik
(ve/veya yanlış) bilgi halindeki karar alma mekanizmalarını incelemiştir.
Aumann daha sonra epey ileri gidip, üyesi olduğu faşizan İsrailli
bilim adamlarından oluşan örgütünde, bunun siyonist propagandasını,
güçlü ve büyük İsrail için yapmakta beis görmemiştir. Öyle ya
da böyle, Aumann, oyun teorisinin savaş kavramına uygulayan önemli
(ve belki de en faşist) matematikçilerdendir.
Bu yazıda bizi ilgilendiren diğer öncü matematiksel gelişme 1995'te
Steven Brams ve Alan Taylor'un yayınladığı, başlığını "Kıskanmadan
Kek Bölme Yöntemi" olarak çevirebile-ceğimiz "An Envy-Free
Cake Division Protocol" adlı makaledir. Bu makale ve sonrasında
aynı ikilinin yayınladığı diğer kitap ve makaleler, baton bir
kekin, ölçme aracı kullanılma-dan, adil ve tarafların menfaatini
maksimize edecek şekilde, diğer bir deyişle sonuçta kim-senin
kimseyi kıskanmadığı bir çözümle, taraflara paylaştırılmasını
konu edinmektedir. Altını çizelim, Brams ve Taylor'un keki baton
kektir ve dolayısıyla bir sayı doğrusu olarak soyutlanabilmektedir.
"Bölmek" sözüyle kastedilen ise elbette ölçüm aracı
kullanmadan baton keki, iki kişinin, en az kesimle, adil olarak
ve kıskançlık yaratılmadan bölüşmesidir.
Kek paylaşımı problemi, karmaşıklığı göz önüne alındığında matematik
tarihinin en "lez-zetli" problemlerinden biridir. Problemi
adım adım kavramaya çalışalım. En basit durum, iki kişi arasında
bir baton keki adil ve her iki tarafın menfaatini maksimize edecek
şekilde bölmeye çalışmaktır. Bunun oldukça zekice bir yolu var.
Taraflardan biri keki ikiye böler, diğeri de istediği parçayı
alır. Kısaca açıklayalım bu algoritmayı: keki ikiye bölen, keki
kendi işine geldiği gibi bölecektir. Fakat, keki öyle bir bölünmelidir
ki, karşıdaki hangi parçayı alırsa alsın, keki ilk bölen, küçük
payı alanın kendisi olmadığını düşünmelidir. Dolayısıyla, keki
ilk bölenin yapması gereken, keki elinden geldiği kadar eşit bölmektir.
Dolayısıyla, bu bölme işleminden sonra, keki bölenin, seçeni kıskanmak
için nedeni kal-mayacaktır. Benzer şekilde, bölünmüş parçalar
arasından seçim yapan taraf da, istediği parçayı seçtiği için
zararlı çıkmadığını düşünecektir. Fakat, tarafların sayısı 3 ve
yukarısı olunca, ya da kek, baton değil de dairesel olunca işler
çok ama çok karmaşıklaşmakta. Bu durumun uslamlamasıyla ilgili
detayları okura bırakalım. Fakat, tüm bu algoritmaların özü tarafların
birbirini kıskanmamasını sağlamaya dayanmakta. Elbette, kıskançlık
işin içine girince tercih ve beğeniler de hesaba katılması gereken
faktörler olarak belirmekte. Örneğin, kimisi için kekin ortasından
bir dilim yemek, kekin kenarından iki dilim yemekten daha tercih
edilebilir bir durumdur. Dolayısıyla, taraflar aynı dilimi istemeyebilir
ya da tara-flar kekin türüne bakmaksızın sadece fazla miktarda
yemek isteyebilir. Açık bir şekilde, bu farklı beğeni ve taleplerin
yarattığı kıskançlık da farklı olacaktır. Ön koşullardaki bu esnek-lik
ve çeşitlilik, kek paylaşımı problemini ciddi ve köklü bir matematik
problemi kılmaktadır.
Brams, çeşitli kereler dinleme imkanını bulduğum, "hesaplamalı
sosyal seçim kuramları" [computational social choice theory]
olarak adlandırılan araştırma sahasının öncülerinden biri olarak
yaptığı konuşmalarda altını çizerek vurgulamaktaydı: "amaç
kıskançlığı ortadan kaldırmaktır". Dolayısıyla, Brams'ın
insanlığın çözülmesi en zor problemlerinden biri olarak gördüğünü
açıkça ifade ettiği kıskançlığın, sosyal yaşamda veya iktisat
alanında, formel araçlar kullanılarak ortadan kaldırılmaya ya
da en azından mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılması, görünen
o ki, formel bilimlerde hak ettiği yeri nihayet almaktadır. İşin
daha da güzeli, kimi bilişsel bilimcilerin ve umut vaadeden mantıkçıların,
benzer algoritmaları duy-gusal ilişkilere (aşk, arkadaşlık vs.)
formel olarak uygulamaya çalışması da bu sahanın (Duygusal Sosyal
Seçim Teorisi) taze bir araştırma alanı olarak belirmesine imkan
tanı-maktadır.
(Giacometti, The Piazz )
Özgürlük ve anarşizm ahlakına varoluşçu tını katarken formel yöntemler
kullanma ihtiya-cını gerekçelendirmek için çeşitli nedenler sıralanabilir.
Bunların en önemlisi içinde yaşadığımız gündelik hayatın harici
analiz gerektirecek kadar karmaşık ve iç içe geçmiş olması ve
her bireyin bu karmaşayı çözerken özgürlüğünden ve moralinden
mümkün mer-tebe az taviz vermesi gerekliliğidir. Tıpkı kekin adil
bir şekilde paylaşılmasını istediğimiz gibi, ahlakın ve duyguların
da adil bir şekilde paylaşılmasını istemek de, bu metnin birincil
alt okuması olmalıdır. Nasıl, örneğin gayrımenkul mülkiyetinin
doğurduğu adaletsiz yaşam standartlarını politik olarak dışlamaya
çalışıyor ve bu sorunu çözmek için kimi ekonomik modeller kullanıyorsak;
duygusal adaletsizlik doğurabilecek kimi insan meziyetlerinin
de (hoşgörülülük, masumiyet, güzellik v.s.) adil olarak dağıtılmasını
amaçlamaktayız.
Şimdi de, Sartre'ın ilkelerinin formel mantık sahasındaki, biraz
zorlamalı da olsa, yansıma-larının ne olabileceğini düşünelim.
Oturtmak istediğimiz varoluşçu ve özgürlükçü düşünce, bu formalizasyon
sayesinde duygusal sosyal seçim zemininde, umuyoruz ki kimi kolaylık-lar
sağlayacaktır. Yukarıda sıraladığımız ilkelere, aynı sırayla göz
atalım şimdi de.
1. Varoluşun formelleştirilmesinde, benliğin bir mantıksal öncül
olarak gerek şart konu-muna yerleştirilmesi, önereceğimiz mantığın
ilk kuralıdır. Kabaca, ilham aldığımız diskur, insanın kendini
gerçekleştirmeden etkiyemeyeceği ve fayda sağlayamayacağıdır.
Dolay-ısıyla, öz varlığın inşası da sistemimizde bir sonuç değil,
aksine bir başlangıç noktası, bir öncüldür. Bu gözlemlerden çıkarılacak
kritik sonuç, benliğin aslında tüm hayatı, bireyin al-gısındaki
tüm yaşamı ötelediğidir. Kripke kipler mantığı dili kullanarak,
tüm bu uslamlamayı aşağıdaki basit ifadeyle ortaya koyabiliriz:
BEN \rightarrow (\Diamond \phi), her mantıksal formül \phi ve
sabit BEN için.
Dolayısıyla, varoluşu gerçekleştirdikten sonra, tüm dünya artık
mümkün olmaktadır.
2. Sartre'ın değer felsefesini oldukça amorf etme pahasına da
olsa, bu ilkenin formell-eştirilmesindeki ilk gözlemimiz, her
bireyin yer alabileceği bir konum veya bir dünyanın olduğu, ve
bu dünyaya, istediği öznel değerleri (önerme değişkenleri bağlamında)
koy-abileceğidir. Zira, en azından her dünyada geçerli olan bir
sabitimiz var: doğruluk. Haliyle, 1. Kural ile de örtüşen şekilde,
güncel konumun mümkün gördüğü her şey, aslında kendi içinde bir
varlık, bir değerdir. Sonuç olarak, her konumun gerçekleştirdiği
ve doğruladığı önermelerin birbirinden farklı olduğunu, yani öznel
olduğunu iddia edebiliriz. Formel dille bakacak olursak:
Uzaydaki her s, t için, eğer ||s||=||t|| ise, s=t'dir
(||s||: s noktasındaki sağlanan önerme değişkenleri kümesidir)
3. Sartre'ın özgürlüğe mahkum olmakla ne kastettiğini idrak edebilmek
için ne kadar okuma yapılsa azdır, farkındayım. Dolayısıyla, haddimi
aşıp, bu mottoya yeni bir yorum getirecek değilim. Amacım sade
bir yaklaşımla, özgürlükle kastedilenin aslında, gene 1. Kural'da
ifade edilen yaklaşımın nazik bir tekrarı olduğunu izah etmeye
çalışmak. 1. Kural'da uzaydaki her mümkün konuma varmak için şartımızın
BEN olmak olduğu ifade edilmekte. Öte yandan, değindiğimiz kuralda
örtülü kalan nokta ise, tüm mümkün dünyalar ile BEN arasındaki
ilişkidir. Haliyle, ne yaparsak yapalım, hangi dünyaya gitmek
istersek isteyelim, çıkış noktamız ben olacak ve öyle ya da böyle
gene kendimizi özgürleştirme ve gerçekleştirme mecburiyetini ifa
etmek zorunda kalacağız. Diğer ile kurduğumuz ilişkiyi BENİLİŞKİSİ
olarak adlandırırsak, kolayca şöyle diyelim:
Uzaydaki her s için, (BEN, s) \in BENİLİŞKİSİ.
Yukarıda sunduğumuz naif formelleme elbette bütünsellik veya tamlık/tıkızlık
iddiası ta-şımıyor. Zira, eksik olmasının nedeni de aslında kendine
referanslı şekilde açıklanabil-mekte: değerler özneldir ve bu
minvalde parakonsistent (paraconsistent) ve kontrafakt (counter-factual)
mantıkların varlığı da dışlanmamalıdır.
Brams ve Taylor'un yöntemlerinin formel bir şekilde
ifade edilebilmesinin arkasında yatan, kekin değerinin, kekin
boyutuyla ve bu boyutun da uzunlukla doğru orantılı olmasıdır.
Dolayısıyla tüm proses, bir sayı doğrusunu (belli kurallar dahilinde
elbette) algoritmik şe-kilde bölmeye indirgemektedir. Fakat, duygusal
seçim mantığında, kantatif bir ölçütümüz yok; zira alçak gönüllülüğü
tartıya vuramadığımız gibi, aşkın birimini de bilmiyoruz. Bu handikapı
aşmanın en kolay yollarından biri, her ferdi mantık sisteminin
kendinden menkul olduğunu kabul etmekte ve dolayısıyla, tüm sistemi
mükemmel bilgi şartının gerçekleşmiş olduğu ön kabulüyle işletmektir.
Diğer bir deyişle, taraflar kendi seçim ve değer yargıları ile
ilgili yanlış bilgi vermeyecekler ve dürüst olacaklardır. Benzer
şekilde, taraflar kendi değer yargılarını da bileceklerdir.
Basit bir örnekle yukarıda sunduğumuz varoluşçu formel seçim mantığının
bir uygulama-sını görelim. Cebimizde sınırlı bir para, diyelim
ki P lira, olduğunu var sayalım. Bu P lirayla sevdiğimize, kısaca
E diyelim, bir hediye alma niyetinde olduğumuzu var sayalım. Hediye
seçmek için dolaşırken, bir süredir hevesle beklediğimiz bir CD'nin
çıktığını ve tesadüf bu ya, CD'nin fiyatının da P lira olduğunu
var sayalım. Burada nasıl bir seçim yapmalıyız? Di-ğer bir deyişle,
burada yapacağımız seçimi nasıl formelleştirmeliyiz? Önümüzdeki
seçeneklere yakından bakalım: P liraya sevdiğimize bir hediye
aldığımızda, bu hediyenin yaratacağı duygusal paylaşım E merkezli
olacaktır. Dolayısıyla, kendimizi gerçek-leştirdiğimizde erişilebilir
olacak olan dünyalar, bu durumda, E'nin beğeni ilişkisi kurduğu
dünyalara indirgenecektir. Fakat, CD mahrumiyeti nedeniyle, kendimizi
gerçekleştire-mediğimiz için, E'nin önüne sürülebilecek olan dünya
sayısı daha az olacak ve dahası bu daha az dünyalar, E'nin beğenisine
göre elendikten sonra daha da azalacaktır. Fakat, CD'yi aldığımızda,
kendimizi bütün olarak gerçekleştirdiğimizde bütün dünyalar erişilir
kal-maya devam edecek, dolayısıyla, E'nin elemesi altında da,
önceki durumla karşı-latırıldığında daha fazla dünya erişilir
kalmaya devam edecektir. Bunu, mantıkta, "zorunlu-luğun,
mümkünatı ötelemesi" olarak adlandırmak mümkün. Fakat, malumdur
ki, mümkün olan her şey zorunlu değildir. Dolayısıyla, önerdiğimiz
çözüm stratejisinin tersi geçerli değildir.
Duygusal seçimlerde, seçim esnasında işgal edilen dünyanın kendi
dünyamız olduğunun hatırlanması, formel olarak da tutarlıdır.
Dünya'ya kendi gözlerimizle bakma zorunluluğu gibi, seçimleri
de kendi dünyamızda, kendi ilişkiler bağımız içinde yapmak zorundayız.
Bu makalede ileri sürülen, ziyadesiyle ilkel seçim yöntemi önerileri,
öte yandan, görüşümüze göre geliştirilme potansiyeli taşımaktadır.
Bu satırlarda, varoluşçuluğun dayanılmaz cazibesi dahilinde öne
sürdüğümüz iddialar, benzer şekilde, ama daha zayıf bir tonalitede,
yapısalcılık zemininde de kurgulanabilir. Fakat, bu paragraflarda
böyle bir inşa yaratmay-acağız.
Fikri doğruların, kimi formel hilelerle hissi doğrular yaratabilmesini
sağlama çabası, kolay bir çaba değildir. Bu art niyetimize, formel
bilimleri alet etmemiz ise bağışlanabilir bir günah değildir.
Fakat eğer, hislerin fikir zemininde doğru ve yanlışı ayırt etmesinden
bıktıysanız, önerdiğimiz yöntem gene de denemeye değer.
NOT: html koduyla bir çok matematiksel sembolü yazma zorluğu nedeniyle,
matematiksel sembollerin LaTeX kodunu yazmak zorunda kaldık. Meraklı
okur zaten bu kodlara aşina-dır. Aksi takdirde kısa bir internet
araması, gereken yanıtları meraklı zihinlere sunacaktır.
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
İzinsiz Gösteri'de yayımlanan yazılar ve görselller izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz