SAYI 107 / EKİM 2006

 



VIRTUALITY AND EVENTS: THE HELL OF POWER Jean Baudrillard
Two images: that of the bronze technocrat, bent over his brief-case, sitting on a bench at the foot of the Twin Towers, or, rather shrouded in the dust of the collapsed towers like one of those bodies found in the ruins of Pompeii. He was, so to speak, the signature of the event, the pathetic ghost of a global power hit by an unforeseeable catastrophe.
Another figure: that of that artist working in his studio in the Towers on a sculpture of himself – his body pierced with aeroplanes – intended  to stand on the plaza of the World Trade Centre like a modern Saint Sebastian. He was still working on it on the morning of 11 September when he was swept away, together with his sculpture, by the very event the work prefigured. The supreme consecration for a work of art: to be realized by the very... >>>

TURKISH AND TURKISH CYPRIOT POETRY
Neşe Yaşın
The title  ‘Turkish and Turkish Cypriot poetry’ indicates two distinct categories in this art form; they may not be very different from each other because both include the word Turkish. But the word that distinguishes one from the other is ‘Cypriot’. When I say ‘Cypriot poetry’ what is the first thing that comes to your mind? A bilingual, multilingual poetry or poetry written in Greek? I think this question is important because it reveals one of the basic barriers that Turkish-Cypriot poetry has to deal with in terms of self-definition. But before delving into the topic of national identity, I would like to pose another question: How and why do we categorise poetry? >>>

İNTAHAR- 2 Nurettin Çalışkan
Ağustos 2006 tarihli gazeteler, Irak’a gitmesine birkaç hafta kala intihar eden bir İngiliz askerinin hikayesine yer veriliyordu: 19 yaşındaki İngiliz piyade er Jason Chelsea, “eğitimleri sırasında komutanlarının Irak’ta intihar bombacısı olduğundan şüphelenilen çocuklar üzerine de ateş açması gerektiği yönünde kendisini uyardığını” ailesine söyledi. Bundan 48 saat sonra, 10 Ağustos'ta, Manchester'daki evinde aşırı dozda ağrı kesici almasının ardından bileklerini kesti. Ölüm döşeğindeyken annesine “Irak’a gidemem. Çocukların üzerine ateş açamam. Hangi cephede oldukları umurumda bile değil. Bunu yapamam” diyordu.  >>>


SİMGESEL SÖYLEM VE SÜRREALİZM ARASINDA YERSİZYURDSUZLAŞAN İMGELER M. Kubilay Akman
Ressam Deniz Bilgin’in (1956-1999) sanatı, maalesef sanatta, edebiyata, felsefede ve tüm diğer sosyal/entellektüel mecralarda Avrupamerkezcilik ve vülger yerelcilikler dışında alternatif, özgün üretimlerin nadiren görülebildiği ülkemizde ayrıksı nitelikteki karakteriyle kalıcı bir yer edinmeye aday gözüküyor. Genellikle aydının Doğu-Batı arasında sıkışıp kaldığı, yaratıcılığının bu iki paradigmanın antagonist konumlanmalarını aşamadığı Türkiye’de Bilgin’in yapıtları varolanı sorgulamak, eleştirmek ve yeni yollar aramak amacında olan genç ressamlar için önemli bir başlangıç noktası, belki de daha doğrusu, bir başlangıç için ayrı güzergâhların mümkünlüğünü kanıtlayan birçok çıkış noktaları sunuyor.. >>>

BÖCEKLER, ESKİ YAZILAR VE SURETLERLE ÖRÜLEN TILSIMLAR
M. Kubilay Akman

taşrada veya büyük kentlerin banliyölerinde geçen çocukluklarda böcekler dünyasının ayrı bir yeri vardır. Oralarda böcekler herhangi bir canlı türü olmanın ötesinde gündelik yaşamın mitolojisi içinde derin anlamlara ve gizemlere sahiptir. Çevrenizde akıl almaz bir enerjiyle, içlerinde birer yay varmışçasına sıçrayıp duran çekirgeler, helikopter gibi alçalıp yükselen yusufçuklar, ölümcül zehirleriyle hem bir ürküntü yaratan hem de sizi cezbeden, yaklaşmaya iten akrepler; ilahi bir ışıkla yanan ateş böcekleri vs… Bir çocuk için, tüm bunlar en az etrafındaki insanlar, yapılar, arabalar kadar hayatın bir parçasıdır. .
>>>


NietzscheAN ARTIST ON THE BRIDGE OF COLOUR AND EMPTINESS: FERİHA TUĞRAN Mehmet Kazım
It's very difficult to write about an artist and her work because it requires expressing the hidden secrets of the painting in a shape of writing that conveys it's emotional message.The only way to see and to write about what is behind the paint is to be able to read these paintings. However, one should not forget that each process of reading is a separate quest. Besides, each and every quest has its own place that can be observed within a specific frame of perception.When I take a retrospective look at Feriha Tuğran's art I see that many elements have changed, however, colour has always remained a priority. >>>


SENİNLE BÜYÜYORUM TÜRKİYEM
Kaan Koç
Yoruldum ikidir soru sormaktan sana. Senin eteğinde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak milyarlarca insanın en az yaptığı işi, kendi adıma çok yapmaktan artık yoruldum. Oysa ne umutlarla bağlanmıştık birbirimize, ben senin gözlerine Zeynep Kamil’de, o odada, ne sevdalı açmıştım gözlerimi. Meğer sen, birkaç ay sonra sevişmeye başlamışsın “gavur”un tekiyle. Adını sonralarda öğrendim, Roland Mcdonald’mış. Komünizm karşıtı, sevimli mi sevimli, zengin bir palyaçoymuş. Taksim’de buluşmuşsunuz ya hani, bak Türkiye tarih de veriyorum sana, 24 ekim... Hadi artık, utanma, tamam....>>>

ODTÜ TARİHÇE- 2 ÇALIŞMALARI (1980 - 2000) >>>>

12 EYLÜL SONRASI, ODTÜ'DE 1 MAYISLAR ... İbrahim Akar1980-81dönemi, ODTÜ'de hazırlık sınıfındayım. Hareketin ODTÜ sorumluluğunu üstleneli iki üç ay olmuş. ODTÜ'de örgütlülüğünü sürdüren sadece 3 hareket var. TKP, TP ve Hizip SGB olarak tanınan, TKP-B... Üçünün bir araya gelmesini sağlıyoruz ve düzenli görüşmeler yapıyoruz. Tüm çabalara rağmen, örgütlülüğünü sürdüren dördüncü bir yapı bulamıyoruz. Ancak bu sınırlılılığa rağmen, oluşturulan bu üçlü odak, yaklaşık 5 yıl süreyle ODTÜ'de bir dizi eylem gerçekleştirdi Bunlardan ilki, 1981 1 Mayıs'ında oldu. Herkes öylesine sinmiş ve hatta güvensizlik içine düşmüş ki, gizliden gizliye, sistem karşıtı konuşma yapan, hatta rengini ortaya koyan
bile yok...
>>>

ÇIPLAK MODEL, GORBAÇOV, VS.
Gül Büyükbay
95'in bahar aylarıydı. Üçlü Anfinin altındaki resim atölyesine ilk kez çıplak model gelecekti, aramızda para toplayıp Gazi Üniversitesinde bu işi yapan insanları davet ediyorduk. Bu biz seçmeli resim öğrencileri için önemli bir gündü, ama bir yandan da Gorbaçov’ un spor salonunda konusma yapacağı ilan edilmişti. Yüzüncü Yıl kapısındaki yokuşu inerken spor salonunun önünde toplanmış arkadaşlarımı gördüm; bir anlık çıplak model mi, Gorbaçov mu kararsızlığından sonra, topluluk ruhu beni içinde çekti. İçeriye illa ki girilecek ve Gorbaçov’ a sorular yöneltilecekti. Ortalık gittikçe kalabalıklaşıyordu.
>>>

ODTÜ’DE BAHAR
Bora Ercan
Bahar dönemi eylemlerle açılırdı. Gerek üniversite harçları gerekse servis sorunu gibi nedenler ilk eylemlerin odağını oluştururdu. Sonrasında 16 Mart Katliamı, Nevruz, Kızıldere katliamının yıldönümünde de bazen kitlesel bazen nokta eylemler yapılırdı. Bu eylemler baharın getirdiği coşkuyla 1 Mayıs’a hazırlık gibiydi. 1980 sonrasında her yerde olduğu gibi, elbette, ODTÜ’de de çok şey değişmişti. Sola yapılan baskı ile ters orantılı olarak sağa sağlanan destek sonucunda, özellikle islamcı öğrencilerin sayısında artış olmuştu. ODTÜ çoğunlukla Anadolu’dan gelen memur ailelerinin tercih ettiği bir okuldu(r). Bu öğrencilerin kimi, benim gibi, daha okula gitmeden ‘romantik komünist’ olmuştur, böylece görece özgürlük ve dayanışma ortamında canlı bir sol yaşantı oluşmuştur. >>>

SU EYLEMİ Dilek Koçal
Evde eskileri karıştırırken, ODTÜ günlerinden kalma birkaç yazı/bildiri karşıma çıktı. İşte aşağıdaki bildiri de onlardan biri. Ne yazan arkadaşıma ulaşabildim, ne de şu an hala görüştüğüm ODTÜ'lülerden eylemin olduğu gün yurtlar bölgesinde olan ya da eylemi hatırlayan birini bulabildim. Hatırladıklarım bornozlu/havlulu bir eylem olduğu, 1990'ların basında cereyan ettiği, eyleme katılanlar arasından 25 kişinin yurttan atıldığı, bu atılmaların akabinde de aşağıdaki bildirinin yine yurttan atılan bir arkadaşımız tarafından yazıldığı ile sınırlı. >>>


ODTÜ EFSANELERİ: AKLA ZİYAN HİKAYELER Haluk Kalafat
Hazırlık’ta okurken her sabah altından kafamda bin bir hülyalı düşüncelerle “gölgesinin Ata yazdığı” metal üç bloktan geçerdim. Mimarlık binasının önündeki “heykel desen heykel değil” olarak tanımladığım (o zaman daha gençtim, heykel insan figürüydü benim için en çok da Atatürk şeklinde tezahür ederdi) o bloklara pek çok kez tırmanıp Ata yazısını okumaya çalıştım. Bloklar inatla “A ve T” harflerinden fazlasını göstermediler. Heykelin ATA yazdığını anlatanlar; ki kim anlatmıştı hatırlamıyorum, “belli bir mevsimde, günün belli bir saatinde gösteriyormuş, o yüzden göremiyorsun” ya da “10 Kasım günü saat dokuzu beş geçe yazar” derlerdi.
>>>




>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
İzinsiz Gösteri'de yayımlanan yazılar ve görselller izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.


 
s