ODTÜ
ARGOSU (TERMİNOLOJİSİ), YURT ŞAKALARI VE 23.40 SERVİSLERİ Bora Ercan
Hocam: Özelde ODTÜ’de genelde
Ankara’da ilk dikkat çeken ortak hitap, hocamdır. “Kimin kime
ne öğreteceği belli olmaz herkes birbirinin hocasıdır” gibi sağlam
bir felsefe üzerine kurulu olan bu hitap sadece “hoca” olarak
biraz kaba, biraz samimi bir şekilde de kullanılır. Bununla ilgili
okula ilk başlayanların çok anısı vardır. Özellikle anne ya da
babası öğretmen olanların okula ilk anne-babalarıyla gelişlerinde
yol tariflerinin ya da başka bir ortamdaki ilişkilerin sonucunda
kendilerine hocam diye hitap edilmeleri güzel bir espiridir: öğretmen
olduğumu nasıl da anladılar!
Prob(ation): İlk dönem, eski
yönetmeliğe göre, ortalamanın 2.00’nin altında olması. İki prob.
Bir repeat eder. Repeat çift dikiş demektir. Dersler nasıl diye
soran annelere prob. oldum denince hani prof. gibi iyi bir hissiyat
verir, aferin, devam hep böyle, diye yanıt alınabilir. Ama bir
de repeat prob. vardır ki, bu da pek iyi bir şey değildir.
Warning: Yine kötü bir karne.
Atarız ha, demek. Şimdi, nasıl oluyor da ülkenin en zor girilen
üniversitesinden insanlar derslerden kalıp atılabiliyor. Bu bir
çelişkidir ancak atılıp afla döndükten sonra okulu bitirip şimdilerde
dünyanın önemli şirketlerinde üst düzey yönetici olanlar da vardır.
Irregular: alttan dersin kaldığında
olursun işte düzensiz öğrenci. Başta bu bir rahatsızlıktır çünkü
dersler hatta sınavlar çakışabilir: ama buna sonradan alışılır.
Freshman: Birinci sınıf öğrencisi.
Kısaca fresh.
Şehre inmek: Yoğun kar yağdığı dönemlerde kurtların
yurtlar bölgesine inmesi de vaki olmuştur. Nitekim Ankara eskiden
bu denli büyük değildi, şehre inilirdi.
A4: Okulun ana giriş kapısı.
Yalıncak: Okulun içinde bir
zamanlar yer alan köyün adı.
Kuşlama: Üzerinde slogan yazılı
küçük kağıtların havaya atılmasıyla yapılan eylem.
Pullama: Çeşitli sloganların
küçük yapışanlı kağıtlarla duvarlara yapıştırılması.
İhsan, rektör: Okulda yaşlı
ama cins köpekler de yaşardı. Sahipleri atmış olabilirler bu köpekleri,
neyse onların ortak isimleri YÖK kurucusu olan İhsan (Doğramacı)
ya da rektördü.
DY-DS: Devrimci Yol ve Devrimci
Sol’un şifreli-kısaltmalı kullanımı.
Diff: Diffrential Equations,
diferensiyel denklemler dersinin kısaltması. Bu ders beşeri ve
idari dışındaki bütün okulun matematik bölümünden aldığı ve cumartesileri
ortak olarak sınava girdiği bir derstir. Bu ders yüzünden mezuniyeti
gecikenler de vardır.
MM: Okulun ortasındaki merkez
mühendislik binası.
ÇŞ: Yurtların üzerinde ve/ya
altında yer alan ders çalışma salonu.
Yurt Şakaları
Binlerce gencin bir arada yaşadığı ortamda şakalar
da çeşitli ve renkliydi. Özellikle yurda yeni katılanlar kurbandı
bu şakalara. Bu şakalardan birinde, sanıyorum 1.Yurdun ÇŞ’inde
kurulan mahkeme tarafından yargılanan kurban kaçıp soluğu jandarma
karakolunda almış, jandarma da üzerine vazife olduğu gereği baskın
yaparak şakacıları gözaltına almıştı. Ertesi gün de Türkiye gazetesi
manşetten “ODTÜ’DE YENİDEN HALK MAHKEMELERİ” olayı duyurmuştu.
Bu şakaya katılan arkadaşım gözaltında yaşadıklarını bana anlatmıştı,
ben burada anlatmayayım, siz anlayın.
En tipik şaka yeni gelenleri elektrik ve su parası
ödemek için müdüriyete göndermekti. Bir de kirli çamaşırların
kız yurdundaki arkadaşlara gönderilmesi vardı. Yeni gelen arkadaşa,
biraz da kırsal yöreden gelmişse, şu yurttaki kız senin çamaşırlarını
yıkayıp ütülemek zorunda derdik. Döndüğünde ise arkadaşımızın
hayat paradigmalarını değiştirecek büyük bir ders almış olduğu
her halinden belli olurdu.
Yenilerde de yatak damgalatma varmış. Sırtında
koca yatağı damgalatmak için sırtında aşağı indirenlere rastlamak
olasıymış.
Ağa esprisi de unutulmaz espirilerdendir. Yılların
öğrencisi olan arkadaşlarımız başlarında kimi zaman poşuyla, altlarında
şalvarlarla oturur, biz ellerini öperdik, yeni gelen de kalkıp
öpmek durumunda kalırdı.
Yastığın altına konulan un, tuz karışımı şey
de esrar olarak aramada çıkar, o esnada deri çeketli insanlar
fotoğraflar çeker, kurbanın elleri ayakları boşalır, rengi atardı,
doğal olarak.
Sulu ve ateşli şakalar da vardı. Kapının dolapla
arasına su dolu bırakılan legen odaya girenin kafasına geçerdi.
Bu nedenle odaya girmeden yukarı bakmak bir refleks davranıştı.
Tuvalette elinde gazete belki de bir bardak çayla uzun bir keyif
yapan kişi bu işgalinin bedelini sırada bekleyenin sabrı ölçüsünde
içeriye atılan yanan kağıt parçalarından kurtulmaya çalışmakla
ödeyebilir.
Uyuyanı yedirme, içirme, işetme. Patates kızartmasını ellerimizle
sabahın beşinde arkadaşlarımıza yedirdiğimizi anımsıyorum. Lakin
patatesleri de katı yağ ile kızartmaya çalışmıştık, ortaya garip
bir şey çıkmıştı. Millet rüyasında ziyafet var sanmış, biz onlara
hesabı takıp kaçmışız. İşetmeye ise çok çalıştık ama başarmadık.
Beni işetmeye çalışmışlar ama ben ereksiyon olmuşum.
23.40
Her ne kadar artık Ankara’nın içinde yer alıyor
olsa da bir zamanlar Ankara’nın uzağında bir yerleşke üzerine
kurulmuştur ODTÜ. Bu nedenle az önce de söz ettiğimiz gibi ODTÜ
argosunda “şehre inmek” diye bir deyim de yer alır. Şehre gidip
gelmelerde temel ulaşım aracı sabahları-akşamları birçok semtte
(semt servisleri) işleyen çoğunluğu mavi olan otobüslerdi (bir
de kiralanan otobüsler vardı). Ancak temel duraklar Tunus Caddesi
ile Sıhhiye köprüsünün üstüydü. Her saat başı düzenli işlerdi
servisler 23.40’a kadar.
Bir zamanlar 9 ayrı yurt binasıyla kızlı erkekli
yaklaşık 5000 kişinin yaşadığı bir yerdi yurtlar bölgesi. (Şimdilerde
yurt sayısı ve çeşidi artmış.) Başlı başına bir dünyaydı orası.
Her ne kadar kötü de beslensek her ne kadar dersler canımıza da
okusa gençlik işte, insanın kanı kaynar. Duramazsın durduğun yerde.
24.00 yurtlara son giriş saatiydi. Kızlar erkek yurdu kantininde
erkekler de kız yurdu kantininde saat 21.00’e kadar kalabiliyordu.
O saatten sonra Ankara’nın kışında hele sevgilisinden ayrılmak
istemeyenler ayazda tir tir dolanır durur, bir ağaç altında kuytu
bir köşede birbirlerine sıcaklık vermeye çalışırlardı. Bu satırların
yazarı örneğin, gece girilmesi yasak olan ormanlık alanda bekçilere
sık sık yakalanmış ve kimliğini kaptırmıştır. Suçumuz sevişmek!
Sözü dallandırıp budaklandırdım, ancak buradaki vurgu her yurdun,
her odanın başka bir aurasının olduğudur; sonuçta, hikayeler bitmez.
Bu söz ettiğim kantinden saat 21.00’de kalkma uygulaması yapılan
protestolarla son bulmak zorunda kaldı, o protestolar birçok öğrencinin
başına dert oldu tabii, yurttan uzaklaştırılanlar, soruşturması,
savunması alınanlar oldu. Şimdi daha özgürlükçü bir ortam varsa
eğer genç arkadaşlar bunun bedelinin ödendiğinin bilincinde olsunlar.
Saat 24.00 yurda son giriş saati, son servisler
de Tunus ya da Sıhhiye’den değil Güvenpark’tan kalkardı 23.40’da.
O servislerin en önemli özelliği kafası iyi olanların ayık olanlara
göre sayıca çokluğuydu; sızanlar, kusanlar garip karşılanmazdı.
Geceyarısına beş kala, yollar o saatte açık olduğu için yurtlara
gelen otobüslerden inerek odalarına çekilen insanların sadece
birkaç dakika da olsa ortama kattıkları canlılığı izlemek, hele
bahar akşamlarında çarpıcıydı. Ha, aslında evet Türkiye’nin birçok
yerine göre sosyal anlamda daha çok özgürlük vardı bunun da bedelini
bizden öncekiler ödemişti elbette.
Servis sistemi doksanlı başında radikal biçimde
değiştirildi. Okul yönetimi temel işlevi olan bir konuyu üzerinde
yük görerek servisleri kaldırdı. Bu olay o dönem Türkiye’nin en
ciddi ve kitlesel öğrenci eylemliliklerinin yaşanmasına yol açtı.
Üzerinde çok tartışılması ve farklı kanallardan-kalemlerden yorumlarla
irdelenmesi gereken bir süreçtir bu “otobüs eylemleri” olarak
bilinen eylemler. (Burada belki küçük de olsa bir başlangıç yapmış
olduk.)
Eylemlerin sonucunda buruk da olda kazanımlar
oldu. Kazanımları beğenmeyen bazı arkadaşların tepkisine karşı
öğrenci temsilcisi Yekta’nın söyledikleri bugün gibi aklımda:
“20.000 kişilik okulda böylesi yaşamsal bir olay için 3000 kişi
mücadele verdik. Sayımız daha çok olsa kazanımlarımız da o oranda
çok olurdu!”.
Başka bir noktaya daha değinelim eylemleri
desteklemeyenler de sonuçta bu kazanımlardan yararlandılar. Hayat
işte!