"AL ALTINA BİR MİNDER / YÜZÜNÜ BANA DÖNDER"

Pelin Özer




Maraş, Nurhak

Nurhak’a doğru, yolda...


Şanslı gününüzdeyseniz, kış ortasında güneş parlıyorsa, bir de en önde yer bulmuşsanız Malatya Otogarı’ndan Elbistan’a giden yolda bütün heybetiyle dağları seyredersiniz. Öyle çok şey anlatırlar ki, iki saatlik yolun nasıl tükendiğinin farkına bile varmazsınız. Az önce uçaktan gördüğünüz, deftere işlediğiniz oyukları, kıvrımları, bir de dilimlenmiş kenarlarından dolanıyorsunuz şimdi. Virajları döndükçe, beden hareketlerine eşlik ederek eğilip doğruluyorlar. Ama otobüste deftere izin yok. Sarsıntı sizi engelleyerek uyarıyor, ne de olsa Nurhak’a yaklaştınız iyice: Şiirlerin deftere değil hafızaya işlendiği, telle dillendirildiği topraklara gidiyorsunuz. Burada başka türlü hecelemeyi öğrenmelisiniz. Her an farklı yüzlerle gözlerinizin içine bakan kayalardan toplayacağınız sözcükleri hafızaya dizmeniz, uzun uzun susmanız gerek. Dağın bu yüzünü görmemiş sözcüklerinizi suskunluğun sayfalarına daldırın şimdi.



Sağ taraftaki dağlara kar konmamış, sol tarafın tepelerine ise iyiden iyiye yerleşmiş, yayılmış. Buralara ilk defa yolu düşmüşler için tuhaf bir şaka olabilir bu. Rüzgârın oyunu, göz aldanması... Belki de otogarda içtiğiniz koyu-kaçak çayların marifetidir. Dağın şakası olur mu hiç diyor davudi ses, ona yanıt veriyor çelimsiz çocuk: Neden olmasın, onlar da nefes alıyor.

Elbistan’a yaklaştıkça ışık hafifledi, renkler koyulaştı, çamur kıvamına yaklaştık. İçinden hızla geçtiğiniz kasabadan pek bir şey anlamazsınız, portakal dolu el arabaları, sakin yürüyen insanlar, beton.... Çanta elden ele Nurhak minibüsünün bagajına, siz dağların ucuna, cam kıyısına. Kulağınızda Dertli Divani çalıp söylemeye devam ediyor; “Yolcu yola gitmez, yola bahane”... İçeride herkes birbirine tanıdık, hal hatır sohbet, yabancı olduğunuz belli, ama bunun farkına varmamış gibi davranıyorlar. Bu iklime aşina olmadığınız halde üşümeyişinize gerekçe ararken hareket etti minibüs, işte bir kez daha dağ yolları boyutundasınız. Varacağı yeri hiç görmemişlerin sevinciyle ilerliyorsunuz. Kasabanın girişinde nerede ineceğinizi soran bir Nurhaklıya, son durak diyorsunuz. Gülerler o zaman size, Nurhak bu caddenin sonunda bitermiş çünkü. Peki eviniz nerede... Eviniz yok, hoşunuza gider böyle söylemek, telefonda duyduğunuz sese güveniyorsunuz, bir ocak bulacağınıza inancınız tam. Oysa bildiğiniz tek şey, evsahibinizin, yani arkadaşınızın arkadaşının adı. Söylüyorsunuz minibüste, zaten herkes onu tanıyor. Az kaldı, siz de tanıyacaksınız. Üç gün önce telefonda, “Başım gözüm üstüne” demişti, o tınıyı birazdan bakışlarında da duyacaksınız. Minibüsten inip Hacı’yla tanıştığımda evsizlikten de, sırtımdaki, kolumdaki yükten de kurtulacağım.

Nurhak’ta öğleden sonra

Kasabayı görmek için yapılara değil, insanların yüzüne bakmak lazım. Kendinizi tanıştığınız insanların gözlerinin içine bırakıp, bakışınızı onlara emanet ettiğinizde, oradaki birkaç günlük yaşantınızın tonunu da sabitlemiş olacaksınız. Güvenle, hafiflikle, kendinden geçmiş bir halde açılan kapılardan gireceksiniz; zihninize damlayan sözler, bakışlar, duruşlar artık her an içinizden dışınıza sürüp gidecek. Böylece Nurhak’tan döndüğünüzde de orada yaşamayı sürdüreceksiniz. Binaları tek bir hareketle silip dağların oyuğunda hiç durmadan dönebileceğiniz bir yer burası. Her şey mümkün hissi yayılmış dağlardan düzlüklere. Bir dönüşünüzle kışın sildiği yeşil geri döner, bir duruşunuzla kar yollara yayılır, serin sudan içtiğinizde kabuk değiştirecek, havayı soluduğunuzda güçleneceksiniz.

Bu inancımızı da dağlara doğrulatıp öyle girelim Hacı’nın yeni kurduğu evine. Kaloriferli bir apartman dairesindeyiz, yaz sonunda evlenmişler Zeynep’le, o da Nurhaklı, ilkokul öğretmeni. Eşyalara zaman sinmemiş henüz, pencereden, alçak uçan kırlangıçları, kavak gövdesini gagalayan serçeleri izleyerek menemen yiyor, çay içiyoruz. Hacı, köyün dedesi Hüseyin Dede’nin (Göğerçin) yaşayan en büyük oğlu. Dedesinin öldüğü hafta doğduğundan, onun adını almış, bir Alevi-Bektaşi için ironik bir ad, nedeni Hacılar köyüymüş, dedesi orada yerleştiğinden, aile de bu ada yerleşmiş. Nurhak İlköğretim Okulu’nda öğretmen Hacı, yani Hacı-Hoca. Müftünün ziyaret talebini reddetmeyen, ama onu ocağında ağırladıktan sonra hiç kötü söz söylemeden, politik-güncel tartışmalara girmeden, incelikle yazıp okuduğu bir şiirle tavrını, duruşunu özetleyip öylece uğurlayan Hüseyin Dede’ye konuk olacağız az sonra. Nurhak nüfusunun yüzde doksanı Alevi-Bektaşi, Sünniler kasabanın girişinde yerleşmişler. Yirmi yıldır Dertli Divani önderliğinde görgü cemlerini yapan, geleneği sağlam biçimde sürdüren nadir bölgelerden biri Nurhak. Pek sorun yaşanmıyor, ufak tefek sıkıntılar olsa da, bunlar aynen fıkralardaki gibi çözülüyor. Örneğin megafonla ezan yayını uygulaması başlatıyor hükümet yetkilileri, bir megafon da özenle Hüseyin Dede’nin evinin önündeki direğe yerleştiriliyor. Sonra sürekli yer değiştiren bir megafon hikâyesidir başlıyor ve Alevi-Bektaşi yörelerde sessizlik galip geliyor.

Küçük elma ağaçlarının, cevizlerin, armutların arasında, tavuklu-horozlu geniş bir köy evindeyiz. Cem evi kurulmadan önce cemler bu evde yapılırmış, şimdi kasabanın iki cem evi var. Eskiden evin yedi küçük çocuğu o kalabalığın içinde ders çalışır, uyuklarmış. Sabaha karşı kendinden geçerek çalıp söyleyenlerin sesini rüyalarına ekleyerek büyümüşler. Bu evde sadece insanlar değil, ağaçlar da yaşıyor, soba, ateş, yün, toprak, hepsi bizimle beraber nefes alıyor. Gereksiz eşyaya yüz verilmiyor köy evlerinde. Hazreti Ali, Hacı Bektaşı Veli, Âşık Mahzuni, dedeler, saz, aile fotoğrafları, sobada çaydanlık, kuruyan çamaşırlar, dolap, televizyon, takvim... Hüseyin Dede hezene yaslanıp bağdaş kurmuş. Hezen Nurhak evlerinin taşıyıcı kolonu, ana direği. Geçmişte, bu hezenleri taşımak için on kişi dağa çıkar, iki gün boyunca sürüyerek indirirlermiş. Tavandaki kütüklere mertek denirmiş, hezenle arasındaki odunlara da çarpı... Sobaya yakın, bağdaş kurmuş küçük pencereden karı izleyerek dalıyor Hüseyin Dede, İstanbul’dan getirdiğimiz selamları aldıktan sonra teybimizi açıp sözlerine kulak veriyoruz, şiirlere ve onların arasından akıp giden hikâyelere. Duvarda bağlama ve cura asılı. Çalmıyormuş ama geceleri uyku tutmadığında, zihni dizelerle dolduğunda avluda oturup tıngırdatarak okurmuş sabaha kadar. Bazı geceler de alır başını yürürmüş saatlerce, mırıldanarak.

Güncel tartışmalara pek yüz vermiyor, öylesine sağlam bir duruşu var ki, ona her soru sorulduğunda gülümseyerek bir an duruyor ve ardından o konudaki şiirini söylüyor. Her gün onu dinleyenler anlıyorlar şiirin o an mı yazıldığını, yoksa hafıza arşivinden mi derlendiğini. Hüseyin Dede, okuma yazması olmayan binlerce şiirlik bir kitap, her insan bir kitaptır sözünün ete kemiğe bürünmüş hali. 63 yaşında, yirmi yıldan bu yana her hafta cemleri yöneten, köye dedelik eden o. Ailesinde başka dedeler de var, hemen üzerinde köyün eski dedelerinden olan kendi dedesi ve büyük amcasıyla çekilmiş fotoğrafı asılı. Onlar gibi sakalı yok, ama bıyıkları gür, gözleri her daim parlıyor ve gülümseyen yumuşak bakışında bir dağı devirenlerin gücünü saklıyor. Akşam Hüseyin Dede’nin tatili geçirmek için Adana’dan gelen üniversite öğrencisi en küçük oğlu Halil, eşi Fatma Teyze ve Hacı ile ceme katılacağız.



Nurhak’ta akşam, cem ve gece

Bin beş yüz metre yükseklikte olduğunuzu her an hatırlatan bir temiz hava, hep bir dağ farkındalığı... Hiçbir yabancılık yok teninizde, yabancılığı ilk silen hava mıdır, canayakın evsahipleri mi yoksa; belki su, ateş, şiir, türkü. Ama burada kimse evsahibi değil, öyle bir eda yok, sanki bütün köy paylaşılıyor, paslanmış demir anahtarlar dağların ötesine fırlatılmış... Herkes her eve sahip burada, evler zaten umursamaz, içeri girdiğim an benim hissem de doldurulmuş oldu.

Ortada geniş bir asfalt, herkes yolun ortasından yürüyor. Kasaba-köy arası bir yerde, uzaklarda kümelenmiş evlerin oluşturduğu mahalleler de var, uzak yerleşimleri derleyip toparlayansa hep dağlar. Ağaçların çıplak kaldığı mevsimde olsak da, yayla yeşilliğinin hatırası dillerde. Bu taşları nasıl yeşertmişler, nasıl bir masal kurmuşlar, çamur sanki burada bulaşmıyor paçalara. Anlatıldıkça yeşilleniyor dallar. Bu kadar ince kavak görülmemiştir, serçelerin kanadıyla bile sallanıp sarsılıyorlar, nadiren geçen arabalara yanıt veren, çevredeki her hareketi, nefesi bile düzenleyen bir tuhaf incelikleri var. Günışığında kasabayı saran dağların tonunu da bu kavaklar belirliyor sanki, gece inince dağların kalın sesi daha bir duyulur oluyor. İki gün sonra aşağıdaki mahalleye giderken bir tilki fırlayacak asfalta, bir sahipsiz köpek tavuğu parçalayacak. Ama hiçbirini tam olarak görüp fark edemeyeceğiz. Her hareket deklanşöre basamadan elinizden kaçar burada, sadece bir ritim kalır. Dönerek yumuşayan, güleryüzle hiçleşen, nefisten sıyrılıp öze erenlerin, kinsiz, öfkesiz, cinsiyetsiz, mülksüzlerin ritmi. Bunu ceme girince sezeceğiz.

Ceme doğru yoldayız, sohbet ediyoruz Hacı’yla. Nurhaklıların üçte ikisi gurbetteymiş. Avrupa’da en çok Almanya, Fransa ve İngiltere’de, Türkiye’nin başka kentlerinde, ekmek peşinde. Yaşlı nüfusun okuma yazması yok, o yıllarda köyde okul olmadığından diplomasızlar, ama sözlü kültürün en parlak izleri dökülüyor konuşmalarından. Öyle güzel bir anlatımları, öyle canlı, oynak bir söz hazineleri var ki, kısa ziyaretlerimizde ciltlerce kitabı iki saat içinde okuyup geri vermek şartıyla önümüze koymuşlar gibi hissediyoruz, konuştuğumuzda beğenmez oluyoruz kendi sözcüklerimizi, âciz kalıyoruz yanlarında. Köyün yaşlıları hep inşaatlarda çalışmış, hiçbirinin sigortası yok. Ancak hepsi yoksulluğa rağmen, güçlükle de olsa çocuklarını okutmuş, okuyup iş sahibi olan gençler şimdi ailelerine sahip çıkıyor. Nurhak’ta bütün Alevi-Bektaşi evlerinde aynı televizyon kanalları izleniyor; Yol, Su, Dem, Düzgün, Hayat... Serçeşme dergisine abone olanlar var, elden ele dolaşıyor dergi, perşembe ve cumartesi akşamları yapılan cemlere katılım oranı da hayli yüksek. Uzakta olanlar için servis de var.

Ayakkabıları çıkarıp geniş salona girdik. Kapıda sağ elinizi göğsünüze verip eğilerek selamlıyorsunuz cemaati, çıkarken de selam vereceksiniz aynı şekilde. Ortada dev bir soba gürül gürül yanıyor, dede tam kapının karşısında, yanında yoldaş dedeler, önlerinde kılıfları içinde sazları... Tam karşılarına saz çalıp söyleyecek gençler dizilmiş, yüz yüze gelmişler. Çepeçevre minderler üzerinde, sırtını duvara dayamış köylüler sohbet halinde, tespih tıkırtıları, yanan odunların çıtırtısına karışıyor. Yüz elli kişiden fazlayız ama kargaşa yok. Gençler ölçülü bir rahatlık içinde, çocukların yaramazlıklarında bile edepli bir hal var. “Edep”in kilit sözlerden biri olduğuna İstanbul’a döndüğümüzde iyice ikna olacağız, bunu henüz bilmiyoruz. Cinsiyeti silmenin, sadece maldan mülkten değil cinsel kimlikten, görüntüden sıyrılmanın da mümkün olduğu üzerine daha sonra düşüneceğiz. Orada bizi hafifleten neydi sorumuza; kalabalık caddelerde, otobüslerde, her fırsatta kendini tanımlayan, kimlik bildiren, hep para sayan insanlardan nefes alamaz hale geldiğimizde yanıt bulacağız. Cem evinden içeri girdiğimiz an ilk dersleri almaya başlamışız ama henüz bunun farkında değiliz.

Bir süre sohbet, ardından gözcünün “Gerçeğe Hü, erenler” uyarısıyla başlıyor cem. Hüseyin Dede, evdekinden farklı olmayan bir tonda cemaatle sohbet ettikten sonra gençlerin sazıyla deyişler birbirine bağlanıyor. Hüseyin dede; ilk defa cem töreninde çalıp söyleyen on dokuz yaşındaki genç kızı yüreklendiren sözlerini esirgemiyor. Yanında oturan dedelerin sazıyla semah dönülüyor, ortadaki dev sobayı o sazı çalan dede yapmış zamanında, çıkışta öğreniyoruz. Arada molalar da veriliyor, tutulan bacaklar açılıyor, sigara içenler dışarı çıkıyor. Bu arada siz de kalabalığın biçimine büründüğünüzü duymadan erirsiniz o cem havasında. Bir inanca bağlı mısınız, kimlerdensiniz sorulmaz bile, ikinci nakaratta bütün sözleri ezberlediniz bile, dizlerinize vurarak ritim tutuyor, kendinizden geçiyorsunuz. Olduğunuz gibi olmaya izin var burada, kuşku değil güven var çünkü. Az sonra tören bitiminde hızla yere serilen muşamba yolluklar üzerinde yemeğinizi de bölüşeceksiniz. Uzun yoldan gelen tek bir bayat lokmanız olsa, bin parçaya bölünüp tazelenir burada.

Dört gün dört gece tanrı misafiriydik Nurhak’ta, fıkrada Bektaşi, evine girip Tanrı misafiriyim diyen yabancıya camiyi gösteriyordu. Şanslıydık, kimse bize camiyi göstermedi, sırtını dönmedi. İlk karşılaşmamızda Hüseyin Dede, “Al altına bir minder / Yüzünü bana dönder” demişti, biz de öyle yaptık. Dönüp geldik İstanbul’a ama yüzümüz hâlâ ona dönük. Ay sonunda Dertli Divani ve öteki arkadaşlarla yine gideceğiz köye, görgü cemine katılıp sabahı bulacak, birlikte demlenip yine dönecek, eksik sözlerimizi Express katarında tamamlamaya çalışacağız.


24-28 Ocak 2008, Nurhak-Maraş
28 Ocak-3 Şubat 2008, Şirinevler-İstanbul