Abstract
In this theoretical paper Dr. Gezgin applies his narrative model to sports especially football and leisure time activities, and explains why football is the most common sport, why there are a few people visiting painting exhibitions, why we watch horror movies and play computer games. His main thesis is that exciting leisure activities including being a football fan share common elements with a successful literary narrative such as master plots, climaxes, conflict, identification, opening, hook, threat and suspense elements etc. Based on the analysis, he discusses the role of excitement in people’s life to suggest how to judge whether exciment is a common tendency for human beings.
Keywords: Narrative, sport, football, painting exhibition, horror movie, computer game.
(1) Futbol/Ayaktopu Neden En Yaygın Spordur?
Bu yazının temel savı şudur: Spor, başarılı bir anlatıyla aynı özellikleri taşıyor. İnsanlar bir romanı neden okuyorlarsa ya da bir iziti (film) neden izliyorlarsa, spor karşılaşmalarını da benzer nedenlerle izliyorlar. Bu çalışma, ayaktopunun en sevilgen (popüler) spor oluşunu ise şöyle açıklamaktadır: Ayaktopu, bir yazınsal anlatıya en benzer spordur. Bu görüşleri temellendirmek için önce anlatının öğelerini inceleyelim:(*)
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
temel olay örgüleri var: Örneğin, çekişme örgüsünde, iki taraf çekişir ama yenişemez. Bir taraf çok güçlü olursa, anlatı, ilginç olmaz. Tarafların yaklaşık olarak eşit oranda güçlü olması ya da güçlerini bir kaybedip bir kazanmaları, anlatıyı ilginç kılar.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
ileti (mesaj) vermek amaçlanmadığında bile bir özdeyiş vardır. Örneğin, Rambo izitlerinde, altta, “bir Amerikalı dünyaya bedel” gibi özdeyişler yatmaktadır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
bu özdeyişle ilişkili olarak bir dünya görüşü ve yaşam felsefesi vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
3. sayfa haberi başlıklarıyla özetlenebilecek doruklar ve bir de ana doruk vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
bir çatışma vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
ortam, özyapı (kişilik) ve olay öğeleri vardır; bunlardan biri, diğerlerinden daha ağırlıklıdır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
aşırı özellikleri, ikilemleri ve iç çelişkileri olan başkişiler vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
başkişiyle özdeşlik kurabilecek bir izleyici/okuyucu kesiti vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
belli tür bir açılış ve okuru/izleyiciyi çekmek için bir kanca vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
erken ya da geç gelen sorular vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
tehdit/gerilim öğesi vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
şaşırtılı ya da şaşırtısız bir sonuç vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
doruklar dışında dikkat çekici sahneler vardır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
“olsaydı ne olurdu?” tümceleri kurulabilir.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
az da olsa gerçeklik vardır. Anlatıcı, bilim-kurguda bile, tümüyle yeni bir dünya yaratmaz; yarattığı dünya, yaşadığımız dünyayla yalnızca belli noktalarda farklılaşır.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
gösterme ve anlatma öğeleri vardır. Önemsiz yerler özetlenir/anlatılır; önemli yerler ayrıntılandırılır/gösterilir.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılarda
belli öğelerin kapladığı yerin oranı, anlatının niteliğiyle ilgili önemli bilgiler verir. Betimlemelerin daha çok yer kapladığı bir anlatının, olay anlatımı ağırlıklı bir öyküye göre, daha ilgi çekici olması beklenir.
- Hemen hemen tüm başarılı anlatılar
bütün bu öğelerin bir bireşimi ile yazmaya/okumaya/izlemeye/izletmeye değerlik ve değmezlik açısından değerlendirilebilir.
Şimdi, saydığımız anlatıbilim öğeleri açısından, ayaktopunu değerlendirip onun diğer sporlarla bir anlatı olarak farklarını inceleyelim:
Ayaktopunun olay örgüleri, çekişme, kovalama ve aşk (spor aşkı, taraftarın aşkı vb.). Kovalama örgüsü, birçok sporu diğerlerinden ayırıyor. Örneğin, ağırlık kaldırmada ya da cimnastikte bir kovalama örgüsü yok. Oysa, araba kovalama izitlerinde de görüldüğü gibi, kovalamanın olduğu bir anlatı/spor, daha da heyecan verici oluyor. Kovalama örgüsünün başarılı kullanımında, kovalayan, kaçana tam yetişecekken; kaçan, yeniden kaçar; “ha yakalandı ha yakalanacak” duygusu, heyecanı doruğa tırmandırır. Bunun için, araba yarışları, koşudan daha ilginçtir. Önde giden araba, birden bozulabilir; tam sona gelecekken, gerideki yetişebilir. Oysa koşuda, olasılıklar, daha kısıtlıdır. Koşu, yalnızca, arkada kalan sporcu, birdenbire, beklenmedik bir biçimde hızlanırsa ilginç olabilir. Aynı biçimde, hemen hemen tüm sporlar, çekişme örgüsünü taşırlar. Ortada bir yarış vardır; neredeyse tüm sporlar, kimin kazanacağı ya da kimin birinci olacağı üstüne kuruludur. Ek olarak, boğa güreşlerinin sevilgen olması da, benzer bir biçimde “ha öldü ha öldürecek” duygusundan ileri gelir. Boğanın ölüp ölmeyeceğini bilmeyiz; sürekli çekişme vardır. Öte yandan, boğa güreşinde ya da güreşte ya da dövüş sporlarında, ayaktopunda olduğu denli çok olasılık bulunmamakta. Ayrıca, az önce belirttiğimiz gibi, başarılı bir çekişme örgüsünde, iki tarafın yaklaşık olarak eşit ölçüde güçlü olması, o anlatıya/spora heyecan katar. Diğer bir yol da, tarafların, gücü bir kaybedip bir kazanmasıdır. Karayip Korsanları iziti, buna örnektir; Sparrow, bir kaçar, bir yakalanır; diğerleri, bir güçlenir bir güçten düşer. Ayaktopu, bu açıdan, başarılı bir çekişme örneği sunar. Top kimdeyse, onun gücü artar; saldırı sırası ondadır. Uçantop (voleybol) ve sepettopunda da (basketbol) benzer bir altyapı var; ancak, ayaktopunun neden bu ikisinden daha sevilgen olduğunu birazdan açıklayacağız.
Ayaktopunun özdeyişi, “baskın basanındır” olabilir. Gerçi, bu, her karşılaşmada değişebilir. Örneğin, sürekli gol tehlikesi geçirmiş ama son dakikalarda attığı golle karşılaşmayı kazanmış bir takım için “son gülen iyi güler” denebilir. Dünya görüşü açısından, takımlar, birkaç ulama bölünebilir: Taşra takımlarında, memleketi sahiplenme duygusu vardır. Darüşşafaka ve Galatasaray gibi takımlarda, genel taraftarın yanında okulu tutma duygusu vardır.
Heyecan verici bir karşılaşmada, gazete başlığı olabilecek birçok an vardır. Örneğin, “röveşata direkten döndü”; “ceza sahasından vurdu taca gitti”; “panter gibi uçtu penaltıyı kurtardı”; “degajla gole gitti”. Bunlar içinden ana doruk, gol olduğu zamandır. Ayaktopu bu açıdan daha sevilgendir; çünkü sepettopunda sayı yapmak kolaydır; bir karşılaşmada 100-200 sayı olur; sepettopunda çok sayı olduğu için her bir sayının önemi azdır; ama ayaktopunda sayı kolay olmaz; o nedenle daha önemlidir. Dolayısıyla, ayaktopunda az sayı olması, heyecanı arttıran bir diğer öğe.
Çatışma açısından ayaktopu, insana karşı insan, insan doğasına karşı insan (örneğin yorgunluk, bitkinlik) ve topluluğa karşı topluluk türü çatışma öğeleri taşıyor. Neredeyse tüm çatışma öğelerine sahip olduğundan (hatta ulusal karşılaşmalarda topluma karşı toplum da karşı karşıya geliyor), heyecan, dorukta. Topluluk olarak yapılan sporlar, cimnastik gibi sporların tersine, daha fazla çatışma olasılığı barındırıyor. Alantopunda (tenis) 22 kişi yerine 2 ya da 4 kişi olması, çatışma olasılıklarını azaltıyor. Bir spor karşılaşmasında ne kadar çok sporcu aynı anda alandaysa, heyecan o kadar yüksek oluyor.
Üçlü öğe (ortam, özyapı (kişilik), olay) açısından bakıldığında, ayaktopunda, izleyenlerin ortama etkisi büyük oluyor; karşılaşmanın yerli alanda mı yabancı alanda mı yapıldığı bir diğer ortam etmeni. Kişilik açısından, elbette oyuncuları incelemeli. Her takımda aynı oyuncuların bulunmaması, her hafta mutlaka aynı oyuncuların olmaması ve yabancı oyuncuların varlığı, ayaktopuna heyecan katıyor. Bu öğeler, elbette tüm topluluk sporları için geçerli. Olaylar ise çeşitlilik gösteriyor. Örneğin, ağırlık kaldırmada, temel olarak iki olasılık var: Sporcu, ağırlığı kaldırır ya da kaldıramaz; kaldırırsa, rekor kırar ya da kıramaz; rekor kırarsa şu kadar gramla kırar ya da kıramaz. Oysa ayaktopunda, karşılaşma hiç gol olmadan bitebilir; gol olsa bile kaç tane olduğunu bilemeyiz; kaç tane olduğunu bilsek bile kimin kazanacağını bilemeyiz. Bunlarla ilgili olarak, yalnızca öngörüde bulunabiliyoruz; zaten baştan sonucu bilebilseydik, totodan lotodan zengin olmuştuk. Bunun dışında, kırmızı kart, sarı kart, sakatlık, penaltı, direkten dönme, kale çizgisinden dönme, son anda kurtarma, çok elverişli durumda gol kaçırma, oyuncuların girip çıkması, haksız hakem kararları gibi olaylar gerçekleşebiliyor. Bunlar yine topluluk sporlarında, çeşitlemeleriyle birlikte, çoğunluğu ortak olan öğeler. Bir de, topluluk oyunlarında, kimi karşılaşmalarda, bir ya da birkaç oyuncunun öne çıktığını (örneğin kaleci, golcü, yedek oyuncu) görüyoruz. Bunlar, kişiliğin ağırlıklı olduğu öykülere benziyorlar. Çözümlemeyi kişiler üstünden sürdüreceksek, kimi oyuncuların dikkat çekici özellikleri oluyor; bu özellikler, karşılaşmayı daha da ilginçleştiriyor. Örneğin, kimi oyuncular, samba yapar gibi çalım atıyor; kimi uzun, kimi kısa saçlı; kimisi golden sonra dans ediyor; kimisi sertlikle ve baskı kurma gücüyle tanınıyor. Ayaktopçuların iç çelişkilerine gelirsek, temel ikilemin gol atmak ve gol yememek olduğunu görüyoruz. Herkes gol atmak istiyor ama bir yandan da kaleyi savunmak gerekli. Kaleci, gol yeme olasılığından gol yeme olasılığına anımsanan bir oyuncu; daha görünür olmak isteyen kaleci, ceza alanının dışına çıkarak takımı zor durumda bırakabiliyor. Benzeri bir çelişki, daha küçük ölçekte de olsa, topluluk sporlarında da görülüyor: Sepettopunda ve uçantopta, sayı yememekle sayı atma arasında bir ikilem var.
“Bir anlatı olarak spor” dediğimizde en önemli öğelerden biri, özdeşlik kuran ya da kuracak kitle. Yazarlar, bir anlatı kaleme aldıklarında, gözlerinin önünde bir okur düşlerler. Bu okur, anlatıya göre değişir. Kimi anlatılarda bu düşsel okur, öğrencilerdir; kimilerinde yaşamdan bezmiş evhanımları ya da memurlar; kimilerinde ise daha genel bir okuyucu kesiti hedeflenir. Yazınsal anlatıların hemen hemen tümünde, iyiler ve kötüler savaşır. En çok ilgi çeken anlatılar ise, kimsenin kötü olmadığı ya da her kişinin kimi iyi kimi kötü yanlarının olduğu vb. anlatılardır. Birçok dizi izit (dizi film), buna örnektir. İran’dan, Türkiye’den Doğu Asya’ya, dünyayı kasıp kavuran Kore yapımı ‘Denizler Hakimi’ (Emperor of the Sea) dizi iziti, buna bir diğer örnektir. Bu tür izitlerde, kimisi, bir kişiyi; öteki, bir başka kişiyi tutar. Özellikle soyak (aile) izitlerinde bu, çok yaygındır: Erkekler, babayı; kadınlar, anayı; çocuklar, çocukları tutar. Bunun için ‘Dünyanın Merkezine Yolculuk’ (Journey to the Center of the Earth) gibi izitlerde, yalnızca bir erkekle kadının öyküsüne yer vermek yerine, bir biçimde onlarla gelen bir çocuk da konulur; böylece çocukların da özdeşlik kurabilecekleri bir kişilik yaratılmış olur. Ayaktopuna dönersek, ayaktopunda iki takımın da taraftarları vardır. Taraftarı olmayan takım, yenildiğinde çok haz vermez. Büyükler arası karşılaşmalar, en çok heyecan verici olanlarıdır çünkü olay örgüsünde andığımız gibi, karşılaşma, iki başa baş giden gücün çekişmesidir ve ikincisi, taraftar, takımı yendiğinde, karşı takımın taraftarlarını da yenmiş sayılır. Yani bir tür “Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık” durumu. Bu noktada, oldukça ilginç bir vargıya geliyoruz. Önce bir alıntı:
“Halktan ise, Küçük Asya’da da olduğu gibi, iki kötüden bir iyi çıkarması bekleniyor; oysa iki yanlış, bir doğruyu götürüyor. Başta kral da olsa, anti-kral da olsa, halkın payına düşen, aynı. Halk, elini hep göğe açıyor; gökten üç elma tam düşecekken, uçakları ve helikopterleriyle gelen kral, anti-kral ve anti-anti-kral, hapur hupur götürüyor elmaları. Halktan ne isteniyor? Şöyle demesi: “Ooo, ne güzel yediler elmaları, ben kendim yemiş kadar oldum.”” (Gezgin, 2009c).
İşte bu alıntıyla, taraftarın kendisi oynamış kadar olması noktasına geliyoruz. Taraftar, karşılaşmayı izlerken; sözgelimi, halı sahada kendi oynadığı karşılaşmaya göre daha çok haz alıyor. Elbette işin topluluk etkisi boyutu var; topluca izlemek, heyecana heyecan katıyor. Buradan geleceğimiz nokta şu: İnsanlar, heyecan yaşamak istiyorlar ama yaşantılarının olumsuz sonuçlarıyla karşı karşıya kalmak da istemiyorlar. Bu nedenle, insanlar, bir savaşa katılıp çarpışmak yerine, bilgisayar oyununda kara fatma öldürür gibi insan taramaktan hoşlanıyor. Ayaktopunu sevilgen yapan bir diğer öğe, herkesin bu sporu yapabilmesi. Sepettopu için pota, uçantop için file ve alantopu için file ve vuraç (raket) gerekiyor. Ayaktopu için ise yalnızca top gerekiyor. Bu açıdan bakarsak, koşunun da sevilgen bir spor olması gerekirdi; çünkü koşu için topa bile gerek yok. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, bir sporun az araç gerektirmesinin ya da hiç araç gerektirmemesinin onun yaygınlaşmasında belirleyici olmadığı olabilir.
Yazınsal anlatıların çoğunda, açılışta, okuyucu/izleyici için kanca var: İlk bölümcede merak uyandıran sözlere yer verilir. İlk tümce örnekleri üretelim: “insan yiyen bitkilerin dünyanın dört bir yana yayılmasıyla...” ya da “bu sıcak yaz gününde genç kızın ellerinin zangır zangır titremesi hepimizin dikkatini çekmişti” ya da “her gün sabahtan akşama kadar oturduğu parkta bir gün hiç ummadığı biri yanına oturdu”. Açılışlar, olayla, eşkonuşmayla (diyalog) ya da betimlemeyle olabiliyor. Benzer bir biçimde, ayaktopunda, ilk dakikalarda atılan/yenilen bir gol, heyecana heyecan katıyor. Oysa cimnastikte ya da çekiç atmada böyle bir heyecan öğesi bulunmuyor; çünkü karşılaşma süresi, açılışı ayrıksı kılacak kadar uzun değil. Ayrıca, ayaktopunun 45 dakikadan 2 devreyle toplam 1,5 saat olması dikkat çekici. Bu sürenin geçmişte nasıl belirlendiğini tarihçiler araştırsın; burada vurgulamak istediğimiz nokta, bu sürenin, ucuz Amerikan izitleriyle (Holivud) aşağı-yukarı aynı süreye karşılık gelmesi. Sinemada bu izitleri izlediğimizde devre arası gibi ara da veriliyor. Ayaktopunda uzatmaların oynanması gibi, ucuz Amerikan izitleri de, 1,5 saatten birazcık uzun olabiliyor. Bu ülküsel süre, ayaktopunun diğer sporlardan daha sevilgen olmasının bir ek nedeni olabilir.
Yazınsal anlatılar, okura çokça soru sorar; sonda bu sorular yanıtlanır. Ayaktopunda sorular, yukarıda belirttiğimiz gibi, diğer spor dallarındakilere göre daha çeşitlidir. Karşılaşma, 0-0 da bitebilir, 1-1 de 2-2 de vb. Ayaktopu karşılaşmaları, belirgin bir biçimde Giriş-Gelişme-Sonuç örüntüsünü izliyor. Karşılaşmanın sonucunu önceden bilmiyoruz, ama yaklaşık 1,5 saat sonra biteceğini biliyoruz.
Tehdit ve gerilim öğelerine gelirsek, yukarıda andığımız özdeşlik öğesi ile birlikte, durum, yansıbilimsel (psikolojik) ve toplumbilimsel bir nitelik kazanıyor. Takım yenince, taraftar, kendi yenmiş kadar oluyor; yenilince, kendi yenilmiş kadar. Taraftar için tehdit ve gerilim öğesi, diğer takım taraftarlarınca alay konusu edilmek oluyor. Taraftarlığın gücü, oldukça ilginç ve garip. Taraftarlar bu enerjilerini ve önemseyişlerini dünyayı değiştirmek için kullansalardı, bambaşka bir dünyada yaşayacaktık. Taraftarların bir grev kırılınca duydukları üzüntü, takımları yenilince duydukları üzüntüden büyük olduğunda, Şeyh Bedreddin’in avuçlarındaki Cennet, dünyaya inecek.
Yazınsal bir anlatıda, şaşırtıcı sonuçlar, anlatıyı daha ilgi çekici yapıyor. Bunun ayaktopu için de geçerli olduğunu söylemek doğru değil; çünkü taraftar, şaşırtıcı bir sonuçtansa takımın kazanmasını yeğliyor. Ama 1-0 yerine 10-0 gibi şaşırtıcı bir sonuca hayır demezler herhalde. 10-0 kazanmak, 1-0 kazanmaktan daha heyecan verici. Alsatçı (ticari) anlatılarda, okur/izleyici, şaşırtıcı sonuç yerine, “iyi adam kazanır” ya da “beyaz oynar kazanır” gibi bir mutlu son bekliyor. Bu nokta, ayaktopu karşılaşmalarıyla yazınsal anlatıların ortak noktalarından. Bu ortaklık, başkişilerle/takımla özdeşleşmekten ileri geliyor. Anlatının/karşılaşmanın mutlu bitmesi, okurun/izleyicinin/taraftarın yerinden mutlu kalkması anlamına geliyor.
Yazınsal anlatılarda, doruklar dışında dikkat çekici sahneler var. Bu, ayaktopu için geçerli görünmüyor; çünkü ayaktopunda bir sahne dikkat çekiciyse, o sahnenin zaten doruk olması beklenir. Oysa yazınsal anlatılarda, doruk olmamalarına karşın dikkat çekici olan sahneler olabiliyor. Öte yandan, gol olasılığı olan anlar dışındaki ilginç zamanları, doruk dışı ilginç sahneler olarak da adlandırabiliriz. Örneğin, gol olasılığıyla ilişkisiz olan bir sarı kart ya da sakatlanma ya da topun hakemin kafasına çarpması ya da kar nedeniyle topçuların kayıp düşmeleri, doruk olmayan ilgi çekici sahneler olarak değerlendirilebilir.
Yazınsal anlatılarda, “olsaydı ne olurdu?” tümceleriyle kurguda çeşitleme yapılabilir. Örneğin, “esas oğlanın babası, ilk bölümde ölmeseydi ne olurdu? (Esas oğlan, ormanda yaşamak zorunda kalmazdı, prens olurdu)” “Leyla ve Mecnun kavuşsalardı ne olurdu? (Kavuşsalar, öykü biterdi. Kavuşma, aşkı öldürür ama aynı zamanda, gözden ırak olan, gönülden de ırak olur)” “Ejderha, prensesi kurtarmaya gelen şövalyeye prensesin gerçekte travesti olduğunu söylese; şövalye buna inanmayıp ejderhayı Osmanlı tokatıyla yere serse; prenses “travesti olduğum için beni kurtarmayacağını düşünmüştüm” dese ve şövalyeyi öpünce şövalye de travesti olsa ne olurdu?” vb. Ayaktopunda da benzeri tümceler kurulabilir: “Hakem haksızlık yapmasıydı sonuç ne olurdu?” “Bilmemkim sakatlanmasaydı ne olurdu?” “Bilmemkim çıkıp bilmemkim girseydi ne olurdu?” Bu ne olurdu soruları, başka seçenekleri de düşündürttüğü için heyecan uyandırıyor. Ayaktopu, tüm sporlar içinde, bu “olsaydı ne olurdu?” sorularını çoğaltmanın en çok olanaklı olduğu spor; çünkü 22 kişi arasındaki ilişkilenme olasılıkları çok sayıda.
Gerçeklik sorunsalına geçerken, ayaktopunun yazınsal anlatıdan ayrıldığı bir noktayla daha karşılaşmış oluyoruz: Karşılaşma, bir kez gerçekleşir; canlı yayın, bir kez olur; özet görüntüler, canlı yayının tadını vermez; çünkü sonucu bildikten sonra gollerin heyecanı da düşer. Sunucular, sonucu, özet görüntüleri gösterdikten sonra vererek daha çok heyecan uyandırabilirler (ama buradaki varsayım, özet görüntü izleyicilerinin, sonucu başkalarından duymamış olmaları- ki bu, genellikle geçerli değildir). Durum, izlemediğimiz bir izitin sonunu baştan bilmeye benzer. Sonunu bilince tadı kaçar. Yazınsal anlatıda ise, iziti yıllar sonra da izleseniz, şimdi de izleseniz, aşağı-yukarı aynı tadı alırsınız. Bitmiş bir karşılaşma, tarih olur; ayaktopu karşılaşması, gazete yazısı gibidir. Eski karşılaşmalarla yalnızca tarihçiler ve tarihe ilgi duyanlar ilgilenir. Oysa bir izit ya da bir roman, günlük olaylara bol bol gönderme yapmadığı sürece, güncelliğini korur. Oyun, bir kez oynanır; kitap ve izit binlerce kere okunur/izlenir. Karşılaşmaları, yazınsal anlatılardan daha heyecan verici kılan önemli bir öğe de budur. Sanatsal kızaklama (artistik patinaj) gösterisi de, birçok spor karşılaşmasında olduğu gibi, yalnızca bir kez gerçekleştiği için, her bir oyun, bir sanat yapıtı olduğu için eşsiz görünse de, kızaklamanın hareketleri kısıtlı olduğundan, olasılıkları da azdır; bu nedenle, diğer spor dalları arasında öne çıkması olanaksızdır.
Özet görüntülere dönersek, yazınsal anlatıdaki gösterme ve anlatma ayrımına girmemiz gerekir. Yazınsal anlatılarda önemsiz yerler özetlenir, önemli yerler ayrıntılandırılır. Özet görüntülerde, gol olasılığı olan anlara yer verilir; gerisi kesilir. Bu ‘gerisi’ dediklerimiz, bir karşılaşmada ne kadar azsa; o karşılaşma, o kadar heyecanlı olur. Buradan, öğelerin kapladığı yerin oranı konusuna geliyoruz: Bir yazınsal anlatıda ne kadar çok olay varsa, o anlatı o kadar ilgi çekici oluyor. Buna koşut olarak, ayaktopunda, top, ne oranda alanda kalıyorsa ve “gerisi” dediklerimiz ne kadar azsa, karşılaşma o kadar heyecanlı oluyor. Son olarak, bir karşılaşmanın izlemeye/anlatmaya değerliği, çoğunlukla, yukarıdaki öğelerin bir bireşiminden oluşuyor.
Özetlersek, ayaktopu, başarılı bir anlatının olay örgüsü, doruklar, çatışma, özdeşlik, açılış, kanca, tehdit ve gerilim öğesi ve “olsaydı ne olurdu?” tümceleri gibi özelliklerini taşıdığı için yaygın. (**)
(*) Burada spora uygulanan anlatı kuramı, Gezgin (hazırlanıyor)’da ilk kez ileri sürülmektedir. Bunun iki izit üstünde uygulanışı için bkz. Gezgin (2009a; 2009b).
(**) Bu arada, bu satırların yazarı, takım tutmayan; hatta kurumsal dine olduğu gibi kurumsal spora da karşı olan bir insan (burada dikkat: dine/spora karşı olmakla kurumsal dine/spora karşı olmak, farklı tutumlar). Ancak, geliştirdiği heyecan kuramı için, araştırmacının, kitleleri heyecanlandıran etkinlikleri çalışması bir zorunluluktu. Bu çözümleme, bir anlatı olarak din araştırması ile geliştirilebilir; ancak din, tek başına en az bir kitap alacak denli geniş bir konu olduğundan, din çözümlemesi burada yapılmıyor.
(2) Resim Sergilerine Gidenlerin Sayısı Neden Az ve Dahası
Bu bölümde, anlatı kuramından kalkarak, boş zaman etkinliklerini inceliyor ve bu etkinliklerin heyecanlı ya da heyecansız oluşunun altında yatan öğeleri masaya yatırıyoruz.
Resim Sergilerine Gidenlerin Sayısı Neden Az?
Çünkü bir resim sergisinde başarılı bir anlatının neredeyse hiç bir öğesi yok. Bir resim sergisinde olay örgüsü, doruklar, çatışma, özdeşlik, açılış, kanca, tehdit ve gerilim öğesi vb. yok. “Resim sergisinde ne olacak acaba?!” diye bir merak öğesi yok. Resim sergisi için kanca, tanıtımda olabilir. Örneğin, “Deniz Gezmiş’in ünlü resmi bu sergide” türünden bir tanıtım, sanatseveri sergiye çekebilir. Sanatseveri sergiye çekse bile, sanatseveri başarılı bir anlatı kadar heyecanlandırmaz. Dahası, resim, anlatıların tersine, özdeşlik kurmaya kapalıdır: Bir okurun romandaki bir kişiyle ya da bir taraftarın bir takımla özdeşleşmesi gibi güçlü bir öğe, resimde bulunmaz. Resim sergisinin etkileşimli bir yönü de bulunmamaktadır. Bu etkileşimsizlik, yerleştirme (enstelasyon) çalışmalarıyla bir ölçüde aşılmaya çalışılsa da, bu, özdeşlik öğesinin oluşması için yetmez. Yukarıdaki Deniz Gezmiş örneği de, resmin kendisinin değil; taraftarlığın bir benzeri sayabileceğimiz siyasal bağlılıkların bir ürünüdür.
Dinletilere Gidenlerin Sayısı Neden Çoktur Ama Ayaktopu Karşılaşmalarındaki Denli Çok Değildir?
Çünkü dinleti, başarılı bir anlatının özellikleriyle açıklanamayacak ama ayaktopuyla ortak olan kimi özelliklere sahip. Bunların başlıcaları, topluluk etkisi ve “oradaydım” etkisi. Ayaktopu taraftarlığının izitseverlikten daha yaygın olması, ayaktopunda, başarılı bir anlatının öğelerine ek olarak bu topluluk etkisi ve “oradaydım” etkisinden ileri gelmektedir. Bir izit izlemek ya da bir şarkı dinlemek, izleyeni/dinleyeni bir topluluğun üyesi yapmaz. İzit izleyen, bir hayran koluna katılmadıkça (örneğin Yılmaz Güney Sevenler Derneği); şarkı dinleyen, bir dinletiye ya da aynı biçimde bir hayran koluna katılmadıkça, kendini bir topluluğun bir parçası gibi duyumsamaz. “Oradaydım” etkisi ise, dinletilerde küçük bir ölçekte, ayaktopu karşılaşmalarında büyük bir ölçekte görülür. Dinleti, başka bir zaman yeniden düzenlenebilir; daha önceki dinletiye katılmamak, kayıp değildir. Ayaktopu karşılaşması ise yalnızca bir kere yapılır. Her dinleti özel değildir ama her bir ayaktopu karşılaşması özeldir. Üstelik, dinletilerde olay örgüsü de çatışma da çekişme de yoktur. Bu nedenle, çok tanınan sanatçıların şarkı söyleyip oylara bağlı olarak birinci olmak için yarışacağı bir dinleti (bir benzeri, tanınmayan insanlarla yapılıyor) daha çok ilgi çekecektir. Üçüncüsü, spor karşılaşması, bir boşalma aracıdır; yazınsal anlatı da dinleti de bu etkili özelliği taşımamaktadır.
İnsanlar Korku İzitlerini Neden İzlerler ve Bilgisayar Oyunları Neden Yaygın?
Çünkü ayaktopu bölümünde belirtildiği gibi, insanlar, heyecanlanmak istiyorlar ama aynı zamanda, heyecan yaratan yaşantının olumsuz sonuçlarını yaşamak da istemiyorlar. Bilgisayar oyunları ve korku izitleri, bu ikiliğin en iyi araçları. Düşler de benzer bir işlev taşıyor: Düşler, evrimsel olarak varkalım değerine sahip. Düşlerde değişik olaylar yaşıyoruz ve beyin, böyle bir durumda yapabileceklerimize, bizi önceden hazırlıyor. Duru düşleri (lucid dreams) saymazsak, düş görürken, düşte olduğumuzu bilmiyoruz. Korku izitlerinin ve bilgisayar oyunlarının farkı, iziti izlerken ya da oyunu oynarken, karşımızdakinin gerçek olmadığını bilmemiz ama yine de heyecanlanmamız. İzitte ya da oyunda, başkası bizim için öl(dür)üyor, biz de böylece rahatlıyoruz. Öl(dür)müş kadar oluyoruz.
“İnsanlar korku izitlerini neden izlerler?” Bu soruyu, 8-10 yıl önce, canlı yayında, bir sinirbilim bilmeni (profesör), sinirsel kimyasallarla (örneğin adrenalinle) açıklamaya kalktı. Bu soru, kimyasallarla açıklanamaz; çünkü sorunun yanıtı, sinirsel kimyasallardan önce geliyor. Ancak, bir ‘yerine heyecan kuramı’ bu soruya yanıt verebiliyor.
Heyecan, İnsansoyunda Temel Bir Eğilim mi?
Buraya kadar temel varsayımımız, heyecanın insansoyunda temel bir eğilim olduğu. Ancak, bunun bir varsayım olmaktan çıkıp bir denence (hipotez) olması ve sınanması gerekiyor. Bunun için, heyecanlı bir yaşamın öğeleri saptanmalı. Heyecanlı yaşamın öğeleri şunlar olabilir: Olay örgüsünde, heyecanı arttıran öğeler olmalı. Örneğin, bir asker kaçağı ya da firari için (olumsuz anlamda) heyecanlı yaşam, sürekli olarak, tam yakalanacakken kaçtığı bir olaylar zinciri olacaktır. Aşk örgüsünde, heyecanı arttıran, bir Livaneli şarkısında söylendiği gibi (‘Gözlerin’ şarkısı), “bulup yitirmek, yitirmek”tir. Bulup yitirmek yoksa ya da bulup yitirmek ve yeniden bulup yeniden yitirmek yoksa, bulunduğu gibi kavuşuluyorsa, oradan öykü de çıkmaz, heyecan da çıkmaz. Bir başarı öyküsünde ya da bir başarısızlık öyküsünde, heyecanı arttıran, zikzaklardır. Örneğin, başarıdan başarıya koşan adamımız, bir gün başarısız olur; yeniden başarılı olabilecek midir...
Heyecanlı yaşamın ikinci öğesi, haber başlıklarıyla özetlenebilecek doruklardır. Örneğin; “Everest’e tırmanan ilk kasap”; “Katmandu’da kurban keyfi”; “Ermeni ile Kürt’ün aşkına dağlar dayanmıyor”; “ekmek kırıntılarından makine yaptı”. Elbette bunlar uç ve uydurma örnekler; ama tüm yaşamlarda, bir işe girme, okulu bitirme, evlenme vb. gibi doruklar vardır; bunlardan kimileri daha heyecanlıdır.
Çatışması büyük olan yaşamlar, daha heyecanlıdır. Devletle dövüşen bir öğrenci, komşuyla dövüşen bir kiracıdan daha heyecanlı bir yaşama sahiptir. Aynı biçimde, bir insanın yaşam koşulları ne kadar çok tehdit altındaysa, yaşamı da o kadar çok heyecanlı olur. Beklenmedik olaylar (şaşırtı (sürpriz) öğesi), heyecanı kat kat arttırır.
İnsan, özdeşlik kurduklarıyla heyecanlanır. Heyecansız bir yaşam bile, bize akrabamız denli yakın sayılan ünlülerin yaşamlarıyla, taraftarlıkla, “bundan sonra ne olacak?” dedirten dizi izitlerle, Holivud’la ve benzeri özdeşlik düzenekleriyle heyecan kazanır. Başkası bizim için heyecanlanıyor; biz de heyecanlanmış gibi oluyoruz.
“Ama insanlar heyecansız yaşayamazlar mı? Hiç de heyecan aramayan insanlar var” denebilir. İşte tam da bunun için, olası bir temel eğilim olarak heyecanın görgül (empirik) olarak sınanması gerekiyor. Bu sınama, ilk evrede, heyecanla çöküntü (depresyon) ilişkisi üzerinden kurulabilir. Örneğin, heyecansız yaşamları olan insanlar, çöküntüye daha mı yatkındır? Çöküntülü insanların heyecansız yaşamlar sürdüklerini; sevişmeyi içermek üzere hiç bir etkinlikten haz almadıklarını biliyoruz en azından. Yani heyecan kuramı, tümüyle temelsiz sayılmaz. İnsanların eğlence gezeneğine (lunapark) gitmeleri de zaten heyecan yaşamak için. (***)
Heyecan öğesi, insansoyunda temel bir eğilimse, bunun çeşitli sonuçları olacaktır: Bir kere, resim sergisine gidenlerin sayısı, hiç bir zaman ayaktopu taraftarı sayısından fazla olamayacak; çünkü herkes resim eğitimi alsa bile, resim sergilerinde, temel heyecan öğeleri bulunmuyor. İkincisi, taraftarlık kaçınılmazsa, bunun dünyayı değiştirmek üzere açılan kanallara akıtılmasının yolları bulunmalıdır. Geniş anlamıyla taraftarlık, bir siyasetin izleyicisi ve oyuncusu olmak anlamına da gelmektedir. Üçüncüsü, heyecan temel bir eğilimse, bunu ortadan kaldırmanın ya da yerine başka bir eğilimi koymanın olanakları araştırılmalıdır.
Bu yazı, daha da uzatılabilir; boş zaman etkinlikleri uzun uzun işlenebilir. Ancak, buraya kadarki yorumlardan, boş zaman etkinliklerinin neden heyecan verici olup olmadığı netleşmiştir sanırız. Yine de ek yapalım: Kağıt oyunları, bilgisayar oyunları ve ‘Hepsi Benim’ gibi karton oyunları sevilgendir; çünkü başarılı bir anlatının öğelerini taşımak yanında, etkileşimlidirler. Önceden kestirilemezlik, oyunların temel özelliğidir. Herkesi kolaylıkla yenen bir satranç ustası, sıkılır; ancak karşısına dişli bir oyuncu çıktığında heyecan duyar. Bunun dışında, insana yaşama sevinci veren, çeşitli varlıklara duyduğu sevgi ve kendi heyecanı ve başkasının heyecanı yanında, gülmecedir. Bu, Gezgin (hazırlanıyor)’da ayrıntılı olarak incelendiğinden, burada bu konuya girmiyoruz.
Çıkardığımız sonuç, başarılı anlatıların heyecan doğurduğu; yazınsal anlatılarda heyecan doğuran öğelerin birçok spor dalında da ortak olduğu; ancak, özellikle ayaktopunun, yazınsal anlatıların ötesine geçip topluluk duygusu yanında “ben oradaydım” duygusu ve boşalma olanağı vermesi (****). Bir yazı için bu kadarı yeter de artar bile...
(***) “Evlilik aşkı öldürür” sözü de Gezgin’in Heyecan Kuramı’na eklemlenebilir: Evlilik öncesi dönem, gol olasılığına benziyor: “Kızı/erkeği ayarlayacak mıyım? Gol olacak mı?” Evlilik ise gole benziyor: “Gol yedik ya da gol attık, eee sonra?” Sonrası yok; yaşamın anlamını bulanın yaşamın anlamını bularak arama anlamındaki yaşamın anlamını yitirmesi gibi, evlilik de, gol sonrası durgunluğa benziyor. Gol olur, heyecan olur; ama ondan sonra taraftarlar yeniden yerlerine oturur.
(****) Yeri gelmişken belirtelim: Geçenlerde yayınlanan bir çalışmaya göre, küfretmek, insanı rahatlatıyor ve zorluklara daha uzun süre dayanmasını sağlıyor (Reuters, 2009).
Gezgin, U.B. (2009a). Film Çözümlemeleri (1): Ölüm Emri (Death Sentence) (2007) üstüne... http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=698&Itemid=29
Gezgin, U.B. (2009b). Film Çözümlemeleri (2): 21 (2008) üstüne... http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=699&Itemid=29
Gezgin, U. B. (2009c). Küçük Asya Büyük Asya (1): Kore’den Tayland’a bir yolculuk... Yeni Harman Dergisi, sayı 133 (Eylül 2009).
Reuters (2009). Swearing can make you feel better, lessen pain. 13 Temmuz 2009. http://www.reuters.com/article/newsOne/idUSTRE56C3WX20090713