“Eski Yunan’ın yakışıklı mitolojik kahramanlardan Kyparissos, çok sevdiği geyiğini yanlışlıkla öldürünce o kadar üzülür ki sonunda tanrılar onu servi ağacına dönüştürür. Böylece, servinin ölümsüzlüğü simgelediği de söylenir... Zihnimi bir örümcek gibi saran servi bana neler anlattırdı: Latincesi cupressus sempenvirens, İngilizcesi Cypress, biz de Farsça’dan aldığımızdan belki selvi denir. Aslen Acemdir, ama yerleşik Akdenizli olmuştur. Selvi Boylum Al Yazmalım’a ise hiç girmemeli.”
Bu satırlar geçtiğimiz yıl yayımlanan ve Hindistan yoga aşramlarını ve hint felsefesini konu alan Muson Şarkıları: Bir Yoga Yolculuğu adlı kitabının ardından bu kez yüzünü Akdeniz’e çeviren Bora Ercan’ın.
Bora Ercan yıllar içerisinde Ege ve Akdeniz adalarına yapmış olduğu yolculuklardan damıttıklarını, ‘ada’, ‘adalılık’, ‘kimlik’, ‘öteki’ gibi kavramları içine alarak bazen günlük, bazen öykü, çoğu zamansa deneme tadında bir kitapla çıkıyor okurun karşısına.
Her ne kadar yollarda çatılmış olsa da kitap daha çok kütüphane ve sinematek de oluşturulmasına izlemine kapılıyor insan; okuma yolculuğu boyunca geçmiş zaman gezginlerinden başlayarak, günümüz yazarlarının eserlerine kadar yayılan geniş bir yelpazeden izlere rastlamak mümkün. Ada imgesini eserlerinde en iyi işleyen çağdaş yazarlardan olan Lawrence Durrell’ın Türkçe’ye kazandırılmamış eserlerinden de yapılmış olan alıntıların metni zenginleştirdiği söylenebilir. Türk edebiyatından en güzel “serseri” Sait Faik de gönderiyor satırlarda. Bora Ercan da Kazancakis'den, Calvino'dan, Evliya Çelebi'den, Hesiodos'dan, Karasu'dan, Tournefort'dan da alıntılarla kitabı beslemiş ancak Homeros’un Odyssesa’sı temel izlekte yer olmuş.
İlk kitabında daolduğu gibi yazar yolların çağrıştırdıklarını tüm içtenliğiyle, zaman zaman da yoğun bir şiirsellikle kağıda dökmüş. Bununla birlikte, milliyetçiliğe karşı sarkastik ve eleştirel yaklaşımları da adalılara özgü bir cesaretle yer yer ortaya koyuyor.
Yazar sırt çantalı bir gezgindir: Yola dönmek için çıkmaz, bir yere gitmek de değildir amacı: Yolda olmaktır. Çantasının içinde, kitabın arkasında belirtildiği gibi birincil önemdeki defterleri, sık sık kaybedip yeniden aldığı diş fırçası, tarak, birkaç tişört, bir fotoğraf makinesi, Girit'ten iki kuşak öncesinden akrabalarının eski bir fotoğrafı, İzmir'de geçen çocukluğunun hatıraları ve Ankara'daki gençliği var, vazgeçilmezleri haritalar ve kitaplarla birlikte.
Her an gemilerde, limanlarda gittiği yerin halkıyla ve diğer gezginlerle iç içedir. Gidilen coğrafyanın yakın tarihi ve mitolojisi anlatı boyunca sıklıkla gündeme gelir. Kitaptan Ege adaların isimlerinin anlamlarını, mitolojiyla olan bağlarını, Osmanlı ve Türklerle olan ilişkilerini de öğreniyoruz. Çoğu zaman yeni bilgiler edinirken unutulan ya da üzerinde pek düşünülmeyen bazı şeyleri de anımsatır bize; örneğin, Türkiye’ye çok uzak gibi görünen II.Dünya Savaşı’nın yanı başımızda ne dramlara sahne olduğunu bir kez daha anımsıyoruz.
Okur, kitapla birlikte çok bilinen Girit, Mykonos, Santorini, Midilli, Rodos, Kıbrıs gibi adalara değil, Kefalonya, Korfu, Thasos, İthaka, Meis ve daha birçok küçük büyük adaya, oralardaki köylere, kasabalara, kentlere ve başka denizlere de giderken içindeki yolculuk da adadan adaya sürer.
Aynı zamanda bir yoga eğitmeni olan ve sonsuzluğa kafayı takmış olan yazar bize sonsuzu anlayabilmemiz için paradoksal bir meditasyon da öneriyor: Bir saat boyunca sonsuzu düşünün. Sonra yarım saat. Ardından on beş dakika, yedi buçuk dakika ve böylece devam etsin...
Zira sonsuz, sonsuz kere sonsuz düşünülerek öğrenilir.
Odysseus Adaları bitimsiz bir derinlik... Kendinizi ona bırakma vakti bu yaz. Pink Floyd’dan David Gilmour’ın şarkıda söylediği gibi: “Med cezirle ay arasında bir yerde, yan yana uzanıyoruz bir zaman, yıldızların haritasını çıkarırken...”